31 Aralık 2011 Cumartesi


Az ya da çok bütün kadınların kafası karışıktır çünkü erkekler gibi yalın düşünm...ezler. Yalın ya da bazen yüzeysel diyelim; bizim lügatta. Bütün kadınlar bazen kararsızdır; hafızalarının bir yerinde daha önce yaşadıklarının kırıntısı vardır halı altına süpürülmüş ama yok edilememiş..

Bütün kadınlar tedirgindir bazen; okyanusları geçer derelerde boğulurlar. Beklenmedik anlarda müthiş soğukkanlı olur; gördükleri en ufak ilgide paniğe kapılabilirler.

Bütün kadınlar (günümüzde) evlenme telaşında olmasalar da;geldikleri yaşın farkında olmasalar da; okuldaymış gibi gezseler, hobiymiş gibi çalışsalar da; babalarına torun vermek isteyebilirler zaman zaman; sırf bu sebeple allak bullak olabilirler..
Her ne kadar genellemelere inanmasalar da; karşı cinsi genelleyebilir, kalp kırıklıklarının acısını alakasız birinden çıkarabilirler; hepsini kötü, düşüncesiz ya da güvenilmez zannedebilirler hayatlarının bir bölümünde.

Bütün kadınların kafası karışıktır biraz..

Yaptıkları zeki hamleler onlara yalnızlık olarak geri dönebilir; bu sebeple, oynamayı öğrenirler az da olsa; hep değil zaman zaman.
Bütün kadınlar umursar, sezer, şüphe duyar, saçma sebeplere inanmaz, gözünüzden anlar olan biteni aslında ama bi kez daha boş yere sorar, kalbi kırılır ya da ilgi, şefkat ister farklı dozlarda.

Bir verip bir alan, ne istediği asla tam olarak anlaşılamayan kısaca yoran karşı cinsleri; sürekli konuşan, yersiz ve zamansız kıskanan hemcinsleri yüzünden karışıktır kafaları.

Kime güveneceklerini bilemez; sonunda sadece kendilerine güvenmeye karar verirler; o zaman da sertleşir, toleranssızlaşırlar ister istemez. Dinginlik ararken daha da karışırlar; yalnızlığa alışırlar, daha kompleks bir hal alır ve zeki hamlelerine geri dönerler. Dolayısıyla yalnızlığa iyice batarlar..

Bütün kadınların kafası karışmasın da ne halt etsin; karşılarında onlardan süper kahraman olmalarını bekleyen adamlar varken, güzel olmaları, hamarat olmaları, gerektiği kadar ve doğru yerde zeki olmaları gerekirken, hep bakımlı, hep istekli, hareketli, eğlenceli, uyumlu olmaları gerekirken ne yapsınlar..

Kıskanç olmayacak, anlayışlı olacak, yeri geldiğinde her türlü sohbete adapte olabilecek, yeri geldiğinde dışında kalıp sadece hizmet edecekken, çocuk doğuracak, hamileyken diğer güzel kadınlarla başa çıkmak zorunda kalacakken ne yapsınlar; düşünmeyip de ne halt etsinler.

Karışmasın mı kafaları?
ECE TEMELKURAN

24 Aralık 2011 Cumartesi

şeriat der ki:seninki senin,benimki benim.
tarikat der ki:seninki senin,benimkide senin.
marifet der ki:ne benimki var ne seninki .
hakikat der ki:ne sen varsın ne ben....

17 Aralık 2011 Cumartesi

MUTLULUK ÜZERİNE .....


Evet, ben mutluyum” dediğimizde, mutluyuzdur..



Belki çok istediğimiz bir şey olmuştur, belki bir hastalıktan kurtulmuşuzdur, belki de çok özlediğimiz birine kavuşmuşuzdur. Ya da sadece hava güzeldir, aynadaki aksimiz gözümüze bir hoş gelmiştir falan falan..



Mutluluğu sürekli yaşayan ama gerçekten, yaşamının her anında göğsünü gere gere “Ben mutluyum kardeşim!” deme zevkini tadan kaç insan evladı var acaba? Hani “Aptallık en büyük mutluluktur” savıyla biçimlenen mutluluk değil demek istediğim.. Harbi mutluluk!



Yok değil mi? En azından benim çevremde artık öyle insanlar yok. Tamam, kabul ediyorum, yaşam şartları, ülkenin hatta dünya’nın durumu, bir merhabayı bile birbirinden esirgeyen insanların, varlıklarını sürdürmeye çalıştıkları kentler ve daha bir ton nedeni var bunun.



Ama bazen düşünüyorum ve diyorum ki kendime, acaba bizler cevabını asla bulamayacağımız sorular üretmeye başladığımızda mı kaybettik mutluluğu? “Mutluluk nedir?” ile başladık, “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?”lerle devam ettik.. O kadar çok tanım ve reçete ürettik ki, sonunda “Yok be abi, bu durumda ben kesin mutsuz bi şey oluyorum” deyip rahatladık.



Daha çok mutlu olmak için, daha sağlıklı olmaya karar verdik. Haksız da sayılmazdık çünkü sağlık her şeyin başıydı. Ama sonra, yemeden içmeden kesildik. Mümkünse sadece otlarla beslenen, bilmem kaç tür mineral katkılı sudan başka bir şey içmeyen garip bir canlı türüne evrildik. Şöyle batan güneşe karşı iki kadeh devirdiğimizde suçluluk duyar olduk. Hele yanında bir de mezenin dozunu kaçırmışsak, bunalımlara girdik. Ama asıl hüsranı, bu malzemeye bir de sigara yakışır dediğimizde yaşadık. İki duman arası kahrolduk, ölüp ölüp dirildik.







Geleceğimizi düşünüp imkânları elverişli, parası bol bir işimiz olsun istedik. Çocuklarımızı bu tür mesleklere yönlendirdik. Sonra saatleri saya saya tükettiğimiz ömrümüzün son baharında resim kurslarına yazıldık, korolara katıldık. Bazen, yeteneğimizin olmadığı yerde imdadımıza hırsımız yetişti. Olmazı olur yapmaya çalıştık, olmadı.. Ve her olmayışın nedenini, kendimizden başka her yerde ve herkeste aradık. Dev aynaları serdik egolarımızın önüne, kesmedi, sihirli aynalar yarattık. Her şeyi bildik ama bir kendimizi bilemedik.



Âşık olduk, aşkı yaşayamadık. Kadın erkek bir imzanın derdine düştük. Hayırlı kısmetler dilenmişti bizim için, bulmaya odaklandık. Kaç sevda yanaştı kıyılarımıza kim bilir, ama “Ya sonra?” kazınmış ya ruhumuza, haliyle korktuk, kaçtık. Günler, aylar ve yıllar sonrasını düşündük de, “Peki ya şimdi?” demeyi akıl edemedik.



“Yapılacak işler” listesiyle büyüdük, formüllerle yaşamaya çalıştık, sorguladık, sorduk, irdeledik, özlü sözler okuduk, haplar yuttuk hayata dair. Başa çıkamadığımız anlarda iki dakika delirip ciddi anlamda mutlu olmayı başardık.. Kimse inanmadı mutlu olduğumuza, tedavi edildik.



“İyilik, sağlık” diye diye, ölüp gittik.. Geriye sorularımız kaldı. Şu dünya üzerinde, bir gün gelip de öleceğini bilerek yaşayan tek canlı türü, bizlerdik. Belki de bu yüzden çok mutsuz varlıklardık. Sonsuzlukta var olabilmek için “Mutlu olmanın bilmem kaç şartını, yollarını, sırlarını” ürettik, tükettik..



Bedenlerimiz doğaya karıştı gitti. Bizi biz yapan ruhumuzdur dedik, ama o ruhun yaşamasına izin vermedik. Neyi zorladığımızı ben anlayamadım. Altı üstü üç günlük şu yol filminde, biz nerede kendimizi yitirdik? Çok mu değerliyiz ? çok mu zavallıyız ?

Su Olaydım Sana Doğru...

29 Kasım 2011 Salı

İran Devrimi'nden bir tanık

Gürültülü gülüşü ve konuşmasıyla, kendi ülkesinde sayısız toplumsal altüst oluşun, devrimin içinden canlı bir tanık. Vücut dilini usta ve doğal kullanışıyla anlattıklarına yer yer trajedi ve mizah katıyor. O yine de orta kesimden gelme ‘şanslı’ bir İran kadını; araba kullanmanın, üniversite eğitimi almanın, etek giymenin bile cesaret işi olduğu bir ülkenin kadını… Her şeyi getirip kadınlara bağlıyor, feminist falan değil hayır! Ortadoğu kadınının halini dinledikçe hassasiyetini anlıyorsunuz. En ateşli ikinci vurgusu, “Anlamadık”, “Gücünü kavrayamadık” dediği trandasyon (gelenek). “Hanım, neler merak ediyorsunuz İran’a ilişkin” diye başladı söze.

-
En çok 1979, İran Devrimi’ne götüren sürece nasıl gelindiğini…

Şah iktidarına karşı ilk hareketlenmeler, 1971 yılında üniversitelerde öğrenci hareketleri olarak başladı. Hareket içinde en ağırlıklı kesim, solcular ve mollalardı. Ben de Tahran Üniversitesi’nde öğrenciydim. Ama önce, Şah iktidara geldiğinde, biz solcularda ve ilerici kesimde yarattığı yanılsamaları anlatmak istiyorum.

- Oraya geçmeden önce solcularla kimleri kastediyorsun, hangi partiler vardı?


En kitleseli benim de içinde faaliyet yürüttüğüm TUDEH idi (revizyonist bir parti -bn), TUFAN vardı (komünist fakat kitlesel gücü olmayan bir parti -bn). Maocu birkaç grup vardı. Şah iktidara geldiğinde birçok reform yaptı. Azımsanacak vaatler de değildi bunlar. Kadınlar İran’ın kanayan yarası olmuştur hep. İran’da kadın olmak, insan yerine konulmamak demektir. Her gelen işgalci devlet kadınları kullandı, onları daha bir içine kapattı. İran mimarisi bile bunu yansıtır. Sokakları daracıktır. Kadınlarımızın daraltılan dünyası gibi. Daracık sokakların her iki yanındaki evlerin duvarları çok yüksektir. Duvarlar yükseldikçe kadınlar büzüldü; duvarlar yükseldikçe kadınlar içine kapandı.

Ben üniversitede matematik okudum. Ülke çapında otuz kadın ya var ya yoktuk. Koca şehirde araba kullanan üç kadın vardık. Kadınlarla erkekler otobüse aynı yerden binemez, aynı bölümde oturamaz. Bir gün ben “Oh ne güzel bomboş” diye otobüste yanlışlıkla erkeklerin bölümüne oturmuşum. Anında parçalamaya hazır bakışlar bana doğru dönünce ne yaptığımı anladım. Sürekli dayak yiyordu kadınlar. Sadece dinciler-gericiler değil, ateistler, sözümona ilericiler de kadınları döverler. Şah kadınların okumasını, yaşam içerisine girmelerini, dayak olayına karşıtlığını ilan etti. Görünüşte biraz daha özgürlük tanıdı. Geleneklerin ve dinin etkisi her şeyin üstündeydi fakat. Şah döneminde ilk kez etek giyerek sokağa çıktım. Sen misin giyen! Her geçtiğim yerde bacaklarıma çimdik attılar, sarkıntılık ettiler. Bir de ilk kez akademisyenler, aydınlar düşüncelerini açıklamaya başladılar. Dilsizlikten konuşmaya geçmişlerdi.

- Peki, monarşik bir diktatörlüğün kitlelerde yanılsamalar yaratacak uygulamalarına rağmen Şah’ı ülkeden kaçırtacak 1979 Devrimi’ne götüren toplumsal çelişkiler nelerdi?

Bir yandan böyle gözüküyordu ama kendi ailesi yolsuzluklar, rüşvetle zenginleştikçe halk korkunç fakirleşiyordu. Ekonomik adaletsizlik içten içe öfke biriktiriyordu. “Akademisyenler konuşubiliyorlar” dediysem, sınırları belliydi. Özgürlük filan yoktu. En küçük bir ses çıkarma sert bastırılıyordu. Şah mollalara daha ılımlı davranırken, zindanlar solcularla doldu. Ben de 1977’de gözaltında kaldım. 6 ay hapis yattım.

1971’lerden beri Şah’a karşı gösteriler, üniversitelerde sürüyordu zaten. Yoksulluğun da artmasıyla diğer kesimleri de içine çekti. Ayaklanma tamamen kendiliğinden başladı, hızla yayıldı. Ayaklanma öncesi örgütlenen iki kesim vardı: Solcular ve mollalar. Mollaların içten içe örgütlenmesini sol olarak biz hiç kavrayamadık. Onları kültürel olarak da, siyasal olarak da küçümsedik, kendi gücümüzü abarttık. Kadınlar camilerde bildiriler dağıtıyordu, biz okumuş, aydın, solcu kesim burun kıvırıyorduk. Onlara, dinin etkisinde cahiller diyorduk. “Bu deliler bu cahillikle hiçbir şey başaramazlar” dedik kendimizce. Bu bizim en büyük aptallığımızdı. Oysa Pazar ekonomisi onların elindeydi (Tahran Çarşısı’ndan söz ediyor -bn). Yoksulluktan boğulmuş insanlara ekonomik yardımla gittiler. Dinin halk üzerindeki güçlü etkisini, maddi ihtiyaçlarına yanıtla birleştirdiler. Humeyni Şah iktidara geldiğinde Irak’a kaçmıştı. Arada sırada bildirileri dağıtılırdı, biz faaliyetlerini bundan ibaret gördük. Oysa Şah devrilip o deli (Humeyni) sürgünden döndüğünde 3-4 milyon insanın karşılamasına en çok biz politik kesimler ağzı açık baktık.

- İşçi sınıfı ve emekçilerin ayaklanma karşısındaki duruşu nasıl oldu?

Petrol kesildi. Petrol işçileri ayaklanmanın içindeydi. Elektrikler kesildi, ulaşım durdu, okullar kapandı. Yani siz ona ne diyorsunuz hani?

- Genel grev…

Hah öyleydi işte. Katılmayan tek bir kimse kalmadı. Ama ayaklanma başıboştu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Diyelim ki geçenlerde Ukrayna’da muhalefet bir ay sokakta kaldı. Biz iki yıl sokakları doldurmuş vaziyette yaşadık. “Azatlık, eşitlik, adalet!” diyorduk ve Şah’ın devrilmesini istiyorduk. İki şehirde askerler halkın üzerine ateş açtı, ölenler oldu. Bunlar ayaklanmayı durdurmak bir yana daha da yayıyordu. Şah askerlerini geri çekti; “Ne istiyorsanız vereyim” dedi. Rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmış bakanlarla başbakanı değiştirdi. Fakat halk “Senin inmeni istiyoruz”da diretti. En sonunda Şah, “Ben iktidardan çekilemem, ben Allah’ın elçisiyim” diye dini de kullandı. Fakat o da kar etmeyince ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Benim kulağıma gelen iki büyük uçak dolusu dolar, altını da kendisiyle beraber kaçırdığı…

- İran halkında güçlü bir ABD karşıtlığı olduğunu biliyoruz. O dönemde ABD büyükelçiliği işgal edilmişti ve ABD saldırı tehdidinde bulundu, cesaret edemedi.

Sandığınız gibi ABD’yi filan görmüyordu gözümüz. Şah gitsin diyorduk başka bir şey demiyorduk. ABD’nin, Şah çekilirse solcuların iktidar olacağından çekindiğini, dinci bir iktidar istediğinin farkındaydık elbet. Büyükelçilik işgali tamamen kendiliğinden gelişti. İş yok, güç yok, sokaklardayız. Nice sonra birileri “ABD Büyükelçiliği!..” dedi, oraya doluştuk. Onları koruyacak kimse yoktu zaten, ortalıkta kalmışlardı. Kimimiz diyorduk “Bunlar Şah’ın ajanları, sorgulayalım”, kimimiz diyorduk “Öldürelim”… ABD iki kez işgal tehdidi savurdu ama bir şey yapamadı. Şah’ın kaçışıyla ayaklanma yavaş yavaş söndü. Bunun arkasından ne olacağı belirsizdi. Solun iktidara talip olduğu yoktu. Sonra Humeyni sürgünden döndü.

- TUDEH Humeyni ile ittifak yaptı başlarda…

Evet; Humeyni gelir gelmez, solcusunun dincisinin kardeş olduğunu, bütün taleplerimizin karşılanacağını söyleyip af çıkardı. Kimseyi karşısına almadı. TUDEH dincilerle ortak çalıştı. Camilere gidip onlarla ortak bildiriler dağıtıyorduk. Humeyni ise silahlı kesimleri öldürmekle işe başladı. Mücahitler silahlıydı, onlardan binlercesini imha etti. Bir şehirde bomba patlattılar, kendileri yaptılar, 72 kişi öldü. Bunu bahane ederek Rafsancani’yi öldürdüler, Hamaney’i vurdular. İran-Irak Savaşı’nı başlattılar. Humeyni, “Hz. Ali’nin, Hz. İmam Hüseyin’in rüyasıdır; Kerbela bizimdir” diyerek propagandaya başladı. ABD destekledi. 8 yıl ülkeye yazık etti. Sekiz yıl savaş yaşadık. Bizim evimiz o zaman Tebriz’deydi, hamileydim; atılan bir bombayla dört katlı evimiz ikiye ayrıldı. Ben ‘Canımın yarısı gitti, her tarafım ayrıldı’ sandım; ölmedim. TUDEH böyle bir savaşta “Vatanımızı savunmalıyız!” diyerek savaş savunuculuğu yaptı. ’89-90’da savaş bittiğinde kafalarımız karmakarışıktı. Dincilerle ittifakın sonuçlarının şaşkınlığını yaşıyorduk. “Sosyalist” diye canımı verirdim, Sovyetler’in Afganistan işgalini sorguluyorduk ve doğru bulmuyorduk. Humeyni bize de; “Gelin isimlerinizi yazdırın, artık Şah devri kapandı” çağrısı yaptı. Sıranın bize geldiğini nihayet anlamıştık. O delinin nesine güvenecektik? Yeraltına çekildik. Ben de yarılegal yaşamaya başladım.

- Bu tek tek kişilerin tavrı mıydı, yoksa?..


Hayır, TUDEH yeraltına çekildi. Çekilene kadar da iş işten çoktan geçti. MK’yı tümden öldürdüler. Sol kesimin birçoğunu öldürdüler; kalanları da hapse doldurdular. Solcularla dincilerin ayrışması cezaevlerinde başladı. Zaten cezaevlerinde, dincilere daha yumuşak davranıyorlardı. Solculara belki Gorki’nin romanı türünden şeyler veriyorlardı, ama başka hiçbir hakları yoktu. O güne kadar beraber hareket ettiğimiz dinciler, “Bunlar kafirdir, ateisttir” diyerek bölümlerini ayırdılar. Sonra, solculara “Müslüman olacak mısın olmayacak mısın?” diye sorup “Hayır!” diyenleri öldürdüler. 5-6 bin kişi öldürüldü o zindanlarda. Çoğunun adı daha yeni yeni öğreniliyor.

- Geriye dönüp baktığınızda devrimin yenilgiye uğramasındaki hatalar nelerdi?

Biz o kadar kitlesel gözükürken bile kendi halkımızı tanımıyorduk. Kendi tarihimizi bilmiyorduk. Osmanlı, benim yaşadığım şehri yüzyıllar boyu işgal altında tutmuş bunu bilmiyordum. Ama Almanya’nın, Rusya’nın tarihini çok iyi biliyorduk. Rusya’da eğitim görüyorduk. Marks, Engels, Lenin okuyorduk. Okuduklarımız bir yerde, bizim ülkemiz bir yerdeydi. Kapital okuyorduk; bizim ülkemizde Pazar ekonomisi vardı. En fazla montaj sanayi… Almanya’dan, İtalya’dan arabalar gelirdi, İran’da monte edilirdi. Benim Hasan eniştem var bizimle dalga geçerdi; "Bütün dünyaya komünizm gelse en son bu İran’a gelir; siz bu halkı tanımıyorsunuz" diye zorluklarını anlatırdı. Dincilerle ittifakın sonuçlarını anlattım zaten. Bu da aynı tanımamanın sonucuydu. Bizde bir atasözü vardır: "Herkes kendi layığını bulur" (Farsça söylüyor) der. Biz de layığımızı bulduk.

- Son yıllarda İran’da toplumsal yaşamda ne gibi değişiklikler oldu?

İran’a yıllar sonra gidebildim. "Kadınlar ülkenin aynasıdır" demiştim. Başı kapalı kadınların araba kullanmasına çok şaşırdım önce. Evlerde öğrencilere özel ders veriyorlar. Fakat mühendislik de okusalar, tıp da çalışsalar çalışma yaşamının dışındalar. Bizim bir gelin kıza uğradım. Kocası ilkokulu bitirmiş; çalışıp bunu okutuyormuş. Şaşkınlıktan donakaldım. "İran patlarsa kadınların özgürlük isteminden patlayacak" diyorum.

 

24 Kasım 2011 Perşembe

dostluk

Dostluk, gereğince tanımlanamazlardandır ve ancak, yaşamakla anlaşılır.
Şiirin ve aşkın barınmadığı yerde dostluk barınmaz.

Ne dini ne dili ne cinsi ne de kavmiyeti vardır dostluğun. 

Ayağa adım olur, dile söz olur, yaraya merhem, omuza dokunuş olur,yeter iki eli kanda olsa.

Dost, saklayandır, sırtlanandır, paylaşandır.

Dostluk iki dünyayı tutan bir yemin, sonuna kadar sadakat,
Sonuna kadar kefilliktir.

Dostluk gören ve gösteren bir aynadır.

Her dostluk dilini kendi kurar, imtihanı ve icazeti kendindendir.

Dostluk aynı yerde durmak değildir belki.

Daha çok, aynı yöne bakmak, aynı yöne yönelmek ve yürümektir.

Dostluk bir yoldur.

Yarı yolda koymaz,

Nasıl yarı yolda koymazsa gerçek aşklar.

Dost istenilmez, olunur.

Tarifesiz bir mektup gibi gelir.

Dostluk belli bir mahremiyetin eritilip aynı kaba dökülmesiyle oluşan,

Ortak bir mahremiyettir.

Her mahremiyet gibi dostluk da soruların, kelimelerin ve sözlerin bittiği yerdir,

Şiir gibi, aşk gibi....

 
Dost, deniz kıyılarındaki taşlara benzer,önce birer birer toplarsın.
Sonra yavaş yavaş atmaya başlarsın.
Yanlız bazılarını atmayı düşünemezsin bile, kıyamazsın.


 

 


Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.

31 Ekim 2011 Pazartesi



Nasılsa öyle yaşanacaktı

Söylenecek bir bahane hep vardır

Ha bugün yalnız

Ha günün ötesi

Seni sevmek

Beni harcamak olmayacaktı

Sana yükledigim anlamları

Senmişsin gibi düşünme

Aldanırsın...

Sen o anlamlarla

Sadece bende varsın

Ben seviyorsam

Sen bahanesin





20 Ekim 2011 Perşembe

Kurşun Kalem

> Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu:
>
> "Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun? Benimle ilgili bir hikáye olma ihtimali var mı?"
>
> ... Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:
>
> "Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."
>
> Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi;
>
> "İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki!"
>
> Büyükbaba cevap verdi:
>
> "Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri benimseyebilirsen, hep dünyayla barışık bir insan olursun."
>
> "Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Allah'dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir." 
>
> "İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."
>
> "Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli unsurlardandır."
>
> "Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, onu korumalısın."
>
> "Beşinci ve son özellik ise her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın . .

18 Ekim 2011 Salı

sende kalmış

SENDE KALMIŞ
Bilmiyorum nerdeyim, ne haldeyim, ben kimim
Ayrılırken kimliğim, adresim sende kalmış.
Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim
Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış.
Akların kaybolduğu, rengin ahenk bulduğu
Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu
Bir gül için, bülbülün saçlarını yolduğu
Aşkın harman olduğu o mevsim, sende kalmış.
Nerede o çocuksu, o şımarık hallerim,
Saçlarına hasreti tanımayan hallerim,
Rengarenk rüyalarım, toz pembe hayallerim
Tekmil neşem, sevincim, hevesim, sende kalmış.
Ayıplama, kınama, kahveye gidiyorsam,
Avunabilmek için bir tavla atıyorsam,
Garson çay uzatırken ben aklımda diyorsam,
Sende kalmış demektir, ladesim sende kalmış.
Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok.
Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok.
Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok.
Aynalarda kendimi göresim sende kalmış.
Sende kalmış umudum, saadet çağım sende,
Sende kalmış huzurum, tüten ocağım sende,
Sende hayat kaynağım, duygu membağım sende,
Can diyorum sana, can kafesim sende kalmış.
Allah' ım düşmanımı düşürmesin bu zaafa,
Sanki her noksanımı mecburum itirafa,
Hangi şarkıya girsem, notalar do re mi fa
Sol diyorum sana sol, la sesim sende kalmış.
Gel Tanrı'ya borcunu teslim etsin bu yürek,
Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek,
Kelime-i Şehadet getirmem için gerek,
Son diyorum sana, son nefesim sende kalmış.
Cemal Safi

13 Ekim 2011 Perşembe

‎''Hayat böyledir işte. Ona hazırlanamazsın, onun için hazır olamazsın. Güzelliği, mucizesi de budur, seni hep hazırlıksız yakalar, hep sürpriz yapar. Gözlerin varsa her anın bir sürpriz olduğunu ve önceden hazırlanmış hiçbir cevabın işe yaramayacağını görürsün.''

Osho

10 Ekim 2011 Pazartesi

can yücel'i beraat ettiren fıkra..)


Yazılarında 'göt' kelimesini açık açık kullandığı için mahkemeye verilen Can Yücel, mahkemedeki sözlü savunmasını 'Ne diyeyim hakim bey? Bizim köyde göte göt derler' diye bitirir, ancak öncesinde bir de fıkra anlatır mahkemede. (Can Yücel bu davadan beraat etmiştir.)

Fıkra şöyle:
Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora getirir hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna. Doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.

Köylüler tabi ' Tamam doktor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.

Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.

Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, 'Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey' falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: 'Makattan verin dedi doktor' der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine.

Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: 'Çok kızacak doktor,çok! ' diye.

Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: 'Ben çok kızacak demiştim size; götüne sokun dedi'.

7 Ekim 2011 Cuma

Hiçkimse izlemiyormuş gibi dans et,
Hiç incinmemiş gibi sev,
Hiçkimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle,
Dünya cennetmiş gibi yaşa...




Mark Twain

6 Ekim 2011 Perşembe

İşte hayat.. İnsan hayatı tıpkı tarlada açan bir çiçeğe benzer. Bir katır gelip yiyiverir onu, çiçek sizlere ömür!

Mavraya Gelmek

Deniz Gezmiş yaparmis mavranin kralını. artık ne kadarı doğru bilinmez. odtü eyleminden sonra(?) ya da benzer bi' eylemden sonra bilindik gözaltılarından birini yaşıyor gezmiş. sorgu sual esnasında polisin tutumu ''yavrum deniz biz seni biliyoruz. sen vatanını milletini seven bi' insansın ama içinizde sizi kötü emellerine alet etmek isteyenler var. bize sadece bi' isim söyle yeter'' şeklinde olunca, nezarethane içinde iki dakikada mavra hazırlanır. deniz:

+ arkadaşlar ben daha fazla dayanamıyorum. başkanın adını söyleceğim.

- aman abi n'apıyorsun. davayı satma.

+ satarım arkadaş. bu adam bize dememiş miydi sizi koruyacam başınıza hiç bi' şeyh gelmeyecek diye?

- evet.

+ e hani. anamız ağladı burada. bana ne arkadaş ben başkanın adını vercem. memur bey! memur bey!


tabi mavra esnasında kendilerinin dinlendiğini de biliyor deniz. ve '''heh yavrum hadi söyle kimmiş bu adam?'' sorusuna dönemin istanbulü hukuk fak. dekanının ismini yapıştırıyor.

bu yanıt ve mavra neyse de peki ya bu mavrayı 3 günde çözemeyip dekanı gözaltına almaya çalışan polise ne demeli. iyi atarmış mavraları rahmetli.

Burada denizin yaptigi "mavra atmak", polisinki ise "mavraya gelmek"

Ahmet Hakan'in Aydin Boysan ile ilgili tweetine yazdigi bir cumle soyle;
 "@ahmethc: 90 yasında ama mavraya gelişi mükemmel."

5 Ekim 2011 Çarşamba

Hayat sana ekşi limonlar sunarsa, sen de tekila ve tuz iste ...

4 Ekim 2011 Salı

Konuşma mini eteğe benzer: Merak uyandıracak kadar uzun, sıkmayacak kadar kısa olmalıdır.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Aklınıza kim geldi de gülümsüyorsunuz?

1-)Dizilerdeki oyuncularla sohbet etme . " Gitme oraya gitme öleceksin" ve benzerleri.

2-)Yolda yürüyen arkadaşının üstüne araba sürmek

3-)Yemek sonrası, ıslak mendille eli silip, boşa gitmesin diye aynı mendille masayı ve ardından ayakkabıları silmek

4-)Misafirle otururken yapamadığı muhabbeti giderken kapı önünde yapmak

5-) Çorabının kirli olup olmadığını koklayarak anlamak..

6-)Bulmacalarda adam kadın fark etmeden herkese sakal bıyık çizmek

7-)Misafirliğe gelen çocuğa ''Sen burada kal da bizim oğlumuz ol'' demek

8-)Şampuan bittiği zaman çoğaltmak için içine su dökmek

9-)Kafasına kuş şey ettiğinde ,gidip şans oyunları oynamak.

10-)İçeri girdiğin de "geldin mi?" sorusuyla karşı karşıya kalmak

11-)Otobüste yaşlılara yer vermemek için uyuyor numarası yapmak

12-)Aynı denizin içinde hem yüzebilen, hem işeyebilen, hem sevişebilen, hem de balık tutup yiyebilen tek canlı

13-)Evde ailece izlenen film de öpüşme sahnesi çıktığında sessizlik hakim olur..

14-)Göremeyeceği halde geçen ambulansın içine bakmaya çalışmak.

15-)Dürümün son lokmasıyla ayranın son yudumunu denk getirmek.

16-)
6 aydır fırçalanmayan dişi, dişçiye giderken ayıp olmasın diye fırçalamak..

17-)Bir şey ikram edilince kibarlık olsun diye "çok sağ ol" diyerek reddedip ısrar gelmeyince aç kalmak

18-)Olmayan bir şeyin yokluğunu sorgulamak -ekmek var mı? -yok - hiç mi yok ?

19-)Misafirliğe gittiği evde havlu bulamayınca elini yüzünü kapının arkasında asili bornozlara silmek..

29 Eylül 2011 Perşembe

cennet


hani fani bu hayat ümit bağlayamam
olmadı diye oturup ağlayamam
gönlü geniş olan sükutu öğrensin
sevgimi yok yere ele bağlayamam
gelir mi diye hayallere sığınamam...
kemale eren kendinden versin

sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
ama umudum cennetten

ben dalkavuk olanı hizaya getiremem
sorma bana ben görünmezi göremem
merak eden kendine yönelsin
boş yere kimseyi oyalayıp üzemem
geçici şeylere heves edip üzülemem
fikrim, hevesimi alt etsin

sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
aman umudum cennetten

ben gözü görmeyene resim gösteremem
değerimi bilmeze değeri öğretemem
o önce, e haddini öğrensin
biten sevgiye imrenip özenemem
boş sözü duyup düstur edinemem
eden, kendine ah etsin

bildim lakin söylemem
gördüm ama izah edemem
dünya, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçecek
hayat böyle de bitecek
e bitsin, umudum cennetten
sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
ama umudum cennetten

ahmet enes

26 Eylül 2011 Pazartesi

“Mutluluk bir huy değil, bunu söyledik. Çünkü bu durumda, yaşam boyu uyuyan, bitki gibi yaşam süren, en büyük felaketlere uğrayan bir kişide bulunabilirdi.Mutluluk ruhun erdeme uygun etkinliğidir.”




Poetika - Aristoteles

25 Eylül 2011 Pazar

Gençlik insanın başına hayatta bi kere gelir...

59 yaşındaki YÖK Başkanı, koltuğa oturur oturmaz, ilk iş
ne yaptı biliyor musunuz?
*
Motosiklet aldı.
*
İçinde ukteymiş.
*
Çünkü, sağ-sol, ideoloji meselesi filan değildir aslında yaşananlar... “Gençliğini yaşayamamış insanlar” tarafından yönetiliyor Türkiye... Gençleri anlamama sebepleri bu.
*
Hani, üniversite yıllarından suratını hayal meyal hatırladığınız, varlığıyla yokluğu bir, hafızanızı zorlasanız bile ismini çıkaramadığınız tipler vardır ya... İşte onlar yönetiyor.
*
Elbette onlar da 20 yaşında, 25 yaşında oldular, ama, hiç genç olmadılar. Vazgeçtik kafelerde yan yana oturup laflamayı, fakülte kantininde bile kızlı-erkekli ortamlarda bulunmadılar.
*
Gençliğin adeta uzvudur mesela, gitar... Ne kadar uzak onlara... Plajda yakılan romantik bir ateşin etrafı, dağcılık kulübünün kurduğu kampın çadırı, amfide şamata, kampustaki şenlikte mırıldanan aşk şarkıları veya yılbaşı partisi, belki alt tarafı bi bira... Ne kadar uzak.
*
Dar çevrelerinin Çin Seddi gibi eşiklerine esir büyüdüler maalesef... Kanları kaynamıştır, istemişlerdir mutlaka. Aşamadılar. Aşanlara kızmaları ondan... Halbuki, hayatında bi kere olsun dağıtmadan, nasıl toparlanır insan? Hangi sınırdan bahsedebilirsin, özgürlüğü tatmadan?
*
İnanmazsanız, açın özgeçmişlerini... Hayat baharının en güzel dört senesi “şu üniversiteyi bitirdi” diye geçiştirilen, kupkuru üç kelimeyle özetlenmiştir. Anaları babaları, ilkokul dönemi, sonra zart diye atlar, siyaset sahnesindeki binlerce fotoğraf... Arası boştur! Üniversite yıllarına dair hatıra fotoğrafı olabilmesi için, hatıra olması lazım öncelikle... Yoktur.
*
Sorsalar bana, king bilmeyeni milletvekili bile yapmamak lazım... Ki, briçi kumar zannedip, spor olduğunu kavrayamadan mezun oldular. Zaten, spor ayakkabı giymeden emekli oldu çoğu... Apo’nun bile Bekaa’da kız militanlarla voleybol oynarken fotoğrafı var, bunların var mı? Güya kültür dersi veriyorlar bize, hangisinin halkoyunu oynarken fotoğrafı var? Tiyatro?
*
Mayo giymeden büyüdüler, mayo... Bülent Arınç, Beşir Atalay... Aileleriyle şezlongda güneşlenirken düşünebilir misiniz? Bırak düşünmeyi, Allah bilir, mahkemeye bile verebilirler beni... Bu kadar normal bir insan davranışı üzerinden kendilerini örnek verdiğim için.
*
(Bakın, peşin peşin söyleyeyim, mahkemeye verirseniz, Kürşad Tüzmen’i şahit gösteririm... Çünkü, mayo giymeyi anormallik kabul etmeyen Kürşad Tüzmen’e gidin sorun, yumurta fırlatan gençlerin heyecanını da anlıyordur, sahillerin AKP’ye neden oy vermediğini de.)
*
İyi yönetilen devlet, iyi yönetilen üniversite, iyi yönetilen gazete, iyi yönetilen banka, hepsini inceleyin... Hepsinin başında, gençliğinin hakkını vererek yaşamış yöneticiler görürsünüz.
*
En vahim gençlik hatası...
Gençliğini yaşamamaktır.
*
Türkiye’nin durumu vahimdir.

Portakali Soydum

italik zevkler edinmişsin...
Normatif şevklere karşı...
Bir lezbiyen triosunda...
üç portakalı soymuşlar...
Biri sensin veya senin soyduğun...
Gerisi kim kime..dum duma
   
                    Ilke               

20 Eylül 2011 Salı


BİR İNGİLİZ'DEN ALINTI

‎''Tavuk toplum'', önüne atılan bir avuç yemi gagalarken arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.

Blaise Pascal - Adalet Ve Güç

Blaise Pascal - Adalet Ve Güç

‎"Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır.

Gücü olmayan adalet acizdir, adaleti olmayan güç ise zalim.

Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır.

Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerekir;

Bunu yapabilmek için de adil olanı güçlü, güçlü olanın ise ... adil olması gerekir.

Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti.

Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık."

Senin yuzunden taaa nerelere geldik?

30 yaşlarında güzelce bir kadın, kucağında bebeğiyle, Ankara Garı'ndan otobüse biner.
Yanına irikıyım bir adam oturur...
Otobüs Kızılcahamam'a vardığında, kadın emzirmek için memesini açar, çocuğun ağzına dayar, çocuk direnir, başını çevirir, kadın sertçe uyarır, 
"Alsana yavrum, bak yoksa amcaya veririm..."
Adam çaktırmadan gözucuyla bakar, önüne döner...
Bolu'ya geldiklerinde, kadın yine memesini çıkarır, çocuk yine direnir, kadın yine uyarır, 
"Al, yoksa amcaya veririm haaa..." 
Adapazarı, İzmit, aynı replikler tekrarlanır...
İstanbul gişelere gelindiğinde, kadın yine "Al, yoksa amcaya veririm" deyince, adam patlar... 
"Hanım hanım, vereceksen ver artık, Bolu'da inecektim, senin yüzünden taa buralara geldim!"

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir..

-Franz Kafka, Milena'ya Mektuplar

18 Eylül 2011 Pazar

Boy : Hi
Girl : No Reply
Boy : Are U There ?
Girl : Again No Reply
Boy : Hello I'm Rich
Girl : Instantly Replies
Oh Sorry I Was Busy ... How Are You ... What Do You Do
What's Your Age ? Be My BF
Boy : Ah Hello My Name Is RICH
Girl : Bye ..... .)

***yes all girls arent same some of them want rich the other want the richest :)))

Kurtuluş Savaşınin Kaderini Etkileyen Köpek Fritz ve Maymun Moritz

Uzun süren iktidar mücadelesi sonrası Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos, Kral Konstantin'in, oğlu Aleksander lehine tahttan feragat etmesini nihayet sağlayabilmiş, Konstantin ve karısı Sofiya ülke dışına sürgüne gönderilirken 1917 yılında Aleksander yeni Yunan Kralı olmuştu.

Alman Kayzeri Wilhelm'in kayınbiraderi olan Konstantin Almanlara yakındı. Venizelos ise, Batı Anadolu ve İstanbul'u içerecek şekilde Büyük Yunanistan'ın kurulması olarak özetlenebilecek "Megali Idea"nın gerçekleştirilebilmesinin, İngiliz ve Fransızlar yanında I. Dünya Savaşı'na girilmesiyle mümkün olacağını savunuyordu. Konstantin iktidardayken bu amacını gerçekleştiremeyen Venizelos, Aleksander'ın tahta çıkmasıyla, başta İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un kuvvetli desteği olmak üzere, itilaf devletlerinin yardımıyla, ittifak devletlerine karşı savaş ilan etmişti.

Kısa süre sonra sona eren I. Dünya Savaşı'nın ardından ise Yunan Krallığı, İngiliz Başbakanı Llyod George tarafından İzmir ve Doğu Trakya'nın işgaliyle ödüllendirilmişti. Venizelos İzmir'in işgalinden bir süre sonra, ısrarla bağlı olduğu Lloyd George'un öngörüsüz yönlendirmeleri ışığında Yunan ordularına İzmir'deki kışlalarını terkederek Batı Anadolu içlerine doğru hareket etmeleri emrini vermiş, felaketle sonuçlanacak Yunan yürüyüşü başlamıştı. İngilizler, Anadolu'da Mustafa Kemal liderliğinde örgütlenen ve giderek güç kazanan milli mücadele hareketinin, ancak Türklerle kendi vatanlarında şiddetle çarpışmayı göze alabilecek kadar ihtiraslı ve iştahlı bir düzenli orduyla mümkün olabileceği düşüncesindeydiler. Venizelos, "Megali İdea"ya İngilizlerin gerçek niyetini göremeyecek denli romantik bir inanışla sarılmıştı.

Sonbaharın iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başladığı 1920 yılı Eylülünde Kral Aleksander rutin bir güne başlıyordu. Kral, yirmi yedi yaşındaydı, karizmatik bir kişiydi. O sıralarda Türkiye ile yürütülen savaş da iyi gitmekte, Yunan ordularının Batı Anadolu'yu işgali sürmekteydi. O gün öğlene kadar bütün vakti boştu. Öğlen ise üst sınıftan bir Yunanlı olan güzel karısı Aspasia ve arkadaşı Zalokostas ile yemekte buluşacaktı.

Kral, o günlerde yeni yeni yayılan ve adına motosiklet denen makineye çok meraklıydı. O gün bütün sabah motosikletine binebileceğini düşündü. Sarayın bahçesine çıktı, aydınlık ve berrak havayı içine çekti. Motosikletine bindi ve ilerlemeye başladı. Bu arada çok sevdiği köpeği Fritz de havlayarak onu takip ediyordu. Alman çoban köpeği olan Fritz gösterişli ve sadık bir hayvandı.

Aleksander batıl inançları olan biriydi. Birkaç gün önce Fritz'in kazayla kırdığı aynanın uğursuzluk getireceğinden korkuyordu. Motosikleti üzerinde ilerlerken aklına takılan bir başka konu ise geçen gece karısı Aspasia ile ziyaret ettikleri İngiliz savaş gemisinde, kaptanın her üçünün de sigarasını aynı kibrit çöpüyle yakmasıydı. Üçümüzden birisi ölecek, tek bir kibrit çöpüyle sigaralarımızın yakılmasındansa gemi batsaydı daha iyiydi, demişti daha sonra Aspasia'ya.

Kral, bir süre sonra motosikletini durdurdu. İçini bunaltan bu ruh halinden sıyrılmak için köpeği Fritz ile biraz oyun oynamayı planlamıştı. Ancak Fritz ortalarda yoktu. Etrafına bakındı. Köpek sanki birden kaybolmuştu. Aniden Fritz'in hırçın havlamaları ortalığı kapladı. Kral, sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Fritz'i az önce farkında olmadan yanından geçtiği üzüm bağının önünde zincirle bağlı olan bir maymuna sataşırken buldu. Maymunların bağ sahibine ait olduğu anlaşılıyordu. Aleksander iki hayvanı ayırmak üzere hamle yaptı, ancak maymun ne yazık ki dişiydi ve eşi, Moritz, hemen yanında duruyordu. Eşine zarar verildiği düşüncesiyle hızlı bir şekilde harekete geçen Moritz, önce Kral'ın sağ baldırına dişlerini geçirdi. Aleksander'ın can havliyle maymunu kendisinden uzaklaştırmaya çalışan sağ eli de ısırıklardan payını aldı. Kral'ın adamlarının yetişerek birbirine girmiş bu dörtlüyü ayırması çok uzun sürmedi.

Hemen saraya geri götürülen Aleksander, karısının yanına çağrılmasını, bir de çok önemli olmamakla birlikte, bacağındaki ısırıkları pansuman etmesi için bir doktor getirilmesini emretti. Gelen doktor, ısırıkları inceledi, o da çok önemli olmadıkları kanaatine vardı ve yaraları temizleyip pansuman yaparak saraydan ayrıldı.

Ancak bazı şeyler ters gidiyordu, Kral'ın yaralanmasının üzerinden üç gün geçmişti ve yaralar iyileşeceğine kötüye gidiyordu. Beşinci gün Aleksander'ın ateşi kırk dereceye ulaşmış, bacağındaki yara iltihaplanarak büyümüştü. Bu durum Venizelos'u da endişeye sevketti ve sekiz kişilik bir doktorlar heyeti kurulması talimatını verdi. Heyet, Kral'ın durumunu yakından inceleyecekti. Aralarında özellikle savaş yaralanmaları üzerinde iyice tecrübe kazanmış Yerasimos Fokas da bulunuyordu. Fokas, durumun vehametini anlamış ve Kral'ı kurtarmanın tek yolunun bacağını kesmek olduğunu belirtmişti. Kral'ın bacağını kesme önerisi diğer heyet üyelerini dehşete düşürdü ve hemen veto edildi.

Durum giderek kötüleşiyordu. Venizelos ilk defa olayın ciddiyetini kavramış görünüyordu. Bu tür yaralanmalarda uzman olan George Ferdinand Widal, bir Yunan savaş gemisiyle Paris'ten getirildi. Widal geldiğinde on üçüncü gün dolmuştu ve iltihabın Aleksander'ın midesine sıçramasının üstünden üç gün geçmişti. Kral'ın durumu artık kamuoyundan da saklanamaz hale gelmişti. Aleksander ölüyordu. Doktorların kendi siyasi görüşlerine göre Kral'ı tedavi ettikleri, monarşistlerin Kral'ı kurtarmaya çabalarken, cumhuriyetçilerin öldürmeye çalıştığı kulaktan kulağa yayılıyordu. Maymun Moritz'e Başbakan Venizelos'un gizlice kuvvetli bir zehir enjekte ettirdiği ve Kral'ı ıssırmasını sağladığı dahi söyleniyordu.

İlerleyen günlerde Aleksander'ın durumu daha da kötüleşti, bacağın kesilmesi tekrar gündeme geldi, ancak artık çok geçti. İltihap yayılmıştı. Ertesi gün Kral komaya girdi ve son bir kez savaşın gidişatı hakkında bilgi almak için bir şeyler mırıldandı, ardından Aleksander öldü.

Böylece Alman çoban köpeği Fritz ile maymun Moritz farkında olmadan Yunanistan'ı politik bir çıkmazın içine sürüklemişlerdi. Ülke savaştaydı, Kral ölmüştü ve genel seçimler yaklaşmaktaydı. Herkes, keskin bir cumhuriyetçi olan Venizelos'un cumhuriyet ilan edip etmeyeceğini merak ediyordu. Ancak Venizelos bu yola girmedi ve 1920 Kasım ayında seçimler yapıldı. Sonuçlar Venizelos için hüsran oldu. Yeni Başbakan, tahttan indirilip sürgüne gönderilmiş eski Kral Konstantin'i tekrar tahta çıkması için Yunanistan'a davet etti. Bu arada Venizelos ülke dışına kaçtı.

Kral Konstantin coşkulu kalabalığın çığlıkları arasında tekrar Yunan Kralı ilan edildi. Ancak Alman yanlısı olarak bilinen Konstantin'in yeniden kral oluşu, Yunanistan'ı Türkiye ile olan savaşında destekleyen müttefiklerin pek hoşuna gitmeyecekti. Fransa ve İtalya, Yunanistan'a olan desteklerini çektiler, hatta milli mücadele hareketine silah satmaya dahi başladılar. Lloyd George'un yönetimindeki İngiltere bile, Yunanistan'a, artık mali destekte bulunamayacağını bildirdi.

Batı Anadolu'daki Yunan işgali projesinin esas sorumlusu Venizelos artık sürgündeydi ve Yunanistan için savaştan çekilmek için uygun bir andı. Ancak Kral Konstantin, Venizelos'un başlattığı maceraya tutkuyla sarıldı. En nihayetinde İstanbul'u da alarak, son Bizans İmparatoru XI. Konstantin'den sonra, XII. Konstantin olarak taç giymek hayallerini süslüyordu. Son Bizans imparatorunun adının da Konstantin olmasında bir işaret görüyordu. Kral Konstantin, bu hezeyanlar içinde İzmir'e çıktı. Normal kullanılan liman yerine, neredeyse bin yıl önce haçlıların kullandığı noktadan karaya ayak basması yerel Müslüman halkın gözünden kaçmamıştı. Müttefikler ise Yunanistan ile Türkiye arasındaki savaşta tarafsız kalacaklarını çoktan ilan etmişlerdi. Böylece sonu felaketle bitecek Anadolu'daki Yunan macerası devam etti.

Fritz, Moritz'i, Moritz Kral Aleksander'ı ısırdı. Kral öldü, yerine eski kral Konstantin tahta geçti. Bu durumda Yunanistan'a müttefik desteği kesildi. Yunanistan için desteğin kesilmesi demek savaşı kaybetmek demekti. Elbette, savaşın sonucunu belirleyen tek veya en büyük neden bu değildi, ancak işlerin Yunanistan tarafındaki gidişatı bakımından çok önemli bir etkendi. Böylece köpek Fritz ve maymun Moritz, Yunan ve Türk tarihlerini ilelebet değiştirecek rollerini başarıyla yerine getirmiş oldular.

Her ikisinin de akibeti meçhuldür. Her ikisine de sonradan ne olduğu bilinmemektedir.

17 Eylül 2011 Cumartesi

inanmayacaksınız ama
hayatlarını ihtilafsız
ve endişesiz geçiren insanlar
var.
iyi giyinirler, iyi
yerler, iyi uyurlar.
aile hayatı yaşamaktan
memnundurlar.
arada sırada
üzücü şeyler gelir
başlarına
ama fazla etkilenmezler
çok iyi hissederler kendilerini
genellikle.
ve öldüklerinde
kolay ölürler.
genellikle
uykuda.
C.Bukowski


15 Eylül 2011 Perşembe

Fayton-emily dickenson

Bir kitap kadar elverişli değildir hiçbir gemi 
Uzak ülkelere götürmek için bizi.
Ve hiçbir  şaha kalkmış atın
Bir sayfa şiire ulaşamaz hızı.
En yoksullar bile katılabilir bu tura
Kaçak yolculuk etmelere son,
Ne kadar hesaplı şu
İnsan ruhunu taşıyan fayton

9 Eylül 2011 Cuma

TL'NİN SİMGESİ NE OLACAK?

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından Uluslarası platformda işlem gören paraların simgeleri ($,€, vb) gibi Türk Lirasının bir simgesi olması için ödüllü yarışma başlatıldı.

Merkez Bankası'ndan yapılan duyuruya göre, Banka, Türk Lirası'na kazandırılan itibarın perçinlenmesi, dünyada bilinirliğinin artırılması ve yazılışının kolaylaştırılması amaçlarına yönelik olarak Türk Lirası'na anlaşılabilir, özgün, estetik, elle yazımı kolay ve akılda kalıcı şekilde temsil edebilecek bir simge belirlemek üzere, ''TL Simge Yarışması'' düzenliyor.

Yarışma başvuruları, 3 Ekim 2011 Pazartesi günü başlayacak ve 31 Ekim 2011 Pazartesi günü saat 17:30'a kadar devam edecek. Yarışmaya ilişkin ''Başvuru Formu''na ve ayrıntılı bilgiye Merkez Bankasının internet adresindeki ''TL Simge Yarışması Şartnamesi'' bağlantısından ulaşılabilecek.

Özgüven Geliştirme Teknikleri

Önemli bir savaş sırasında Japon bir komutan askerlerinin sayısının düşmanlarınkine kıyasla çok daha az olmasına rağmen saldırıya geçmeye karar verir. Ordusunun kazanacağına olan güveni tamdır. Ancak, askerleri zafer konusunda oldukça kaygılıdır. Savaş alanına doğru ilerlerken, yol kenarındaki bir tapınakta durup hep birlikte dua ederler. Daha sonra komutan cebinden bozuk para çıkararak “Şimdi yazı-tura atacağız. Eğer tura gelirse, biz kazanacağız, ama eğer yazı gelirse kaybedeceğiz, kaderimiz böylece ortaya çıkacak” der. 

Bozuk parayı havaya atar ve herkes sabırsızca paranın yere düşmesini bekler. Tura gelmiştir. Askerler çok sevinirler; kendilerine olan güvenlerini toplamışlardır. Bu coşkuyla düşmana saldırır ve savaşı kazanırlar. Bir süre sonra yüzbaşı komutanının yanına gelerek onun kehanetini takdir edercesine, “Kimse kaderi değiştiremez” der. Bunun üzerine “Haklısın” der komutan, iki tarafı da –tura- olan parayı göstererek...!!

7 Eylül 2011 Çarşamba

Yuregin, istanbul gibi
Bir yani anadolu hisari
Bir yani rumeli
Bir yani yaz,kis
Obur yani ilk-son bahar
Bir yanı gecekondu
Diger yani nişantası, taksim
Seni sevmek;
Düsmanlıga, pusuya,
Kalleslige talip olmakla eş
Istanbulu sevmek, 

Seni sevmekle aynı..
Asağı tükürsem anadolu
Yukari öpsem sen

6 Eylül 2011 Salı

Lolita ihtilali!

Edirne'de sevişirken görüntülenen liseli kızın fotoğrafları... Ve günlerdir Mardin'den Sivas'a kadar Türkiye'nin dört bir yanından 12 - 13 yaşında küçük kızlara tecavüz haberleri...Madalyonun bir yüzünde ağzı salyalı sübyancılar var.Peki diğer yüzünde?..Alttan alta inanılmaz bir "ergen ihtilali" yaşadığımızın farkında mısınız?

* * *Son zamanlarda bir lise mezuniyet balosunda bulundunuz mu hiç? Gitseniz, gördüğünüz ağır makyajlı, cesur dekolteli, yüksek topuklu, cep telefonlu kızların 16 - 17 yaşında olduğuna inanabilir miydiniz acaba?Levent'te bir estetik kliniğinde görevli bir uzmanla görüştüm. Dinlediklerime inanamadım:"14 - 15 yaşında kızlar, ana babalarından habersiz gelip kaşlarını kaldırmak, fazla yağlarını aldırmak, selülit tedavisi yaptırmak istiyor"muş.Geçenlerde bir kız elinde Angelina Jolie'nin fotoğrafıyla gelmiş ve "Bununki gibi dudak istiyorum" demiş.18'lik bir lolita da göğüslerini büyütmesi için yalvarmış."En büyük istekleri" neymiş biliyor musunuz?Zara'nın ya da Diesel'in 34 bedenine sığmak...Bunun için yarışıyorlarmış:"Çünkü televizyonda gördükleri mankenler 34 beden giyiyor. Onu giyebilmek için 44 kilo kalmaları lazım. Bunun için resmen aç geziyorlar. Gün boyu yedikleri, bir kase yoğurt, iki tas salata, sigara, kahve ve kola... 500 kaloriyle yaşamaya çalışıyorlar. O yüzden vücutlarında demir, sodyum eksikliği var. Yanlış beslendikleri için vücutları hızla deforme oluyor, müdahale için de bize geliyorlar."Uzman, bunun son 3 yılda gözlenen bir "patlama" olduğunu söylüyor:"Ben de anneyim, 18'lik 'lipolu' (yağ aldırmış) kızları görünce dehşete kapılıyorum. Biriktirdiği 300 - 500 milyonla gelip 'Dudağımızı şişir' diyenleri 'Bırakın dudağınızı da gidin kafanızı şişirin' diye geri yolluyorum."

* * *Genelde üst gelir grubundan hastaları bulunan bir jinekoloğun gözlemleri daha da çarpıcı:"Genç nüfusta müthiş bir uyanma var" diyor. 17 - 18 yaşlarında lise öğrencilerinin kürtaj için başvurduğunu söylüyor ve bazı gözlemlerini aktarıyor:Batı'da ergenlik yaşı 16 - 17'den 11 - 12'ye geriledi.Amerika'da 10 yaşa kadar düştü.Genç kızlar annelerinden çok daha erken adet görüyor artık...Bunun, iklimden beslenmeye kadar pek çok nedeni olabilir ama en önemli nedenlerinden biri "psiko - seksüel uyarımın artması"...Yani, okulda, çevrede ve özellikle de medyada cinsel teşhirin yaygınlaşması... Baştan çıkarıcı klipler, uyarıcı filmler, cinsellik yüklü diziler, çıplaklığa çağıran reklamlar, beyinde ergenliği erken uyandırıyor, cinselliğin keşfini hızlandırıyor.Özellikle varlıklı kesimden gençler, lise çağında, özentiyle büyük ve seksi görünme derdine düşüyor. Karşı cinsi de sadece bir seks nesnesi olarak görüyor.Anneleri mi? Onlar da kızlarının ponponlu çorapları ve lastik ayakkabılarıyla genç görünme çabasında...Küçükler büyük, büyükler küçük görünmek için yarışıyor adeta...

* * *Kimseyi suçlamayalım; bu tablo bizim eserimiz:İyi bir kalça sahibi olmanın, iyi bir kafa sahibi olmaktan daha fazla prim yaptığı bir ülkeden ne bekliyordunuz ki? Kafasını çalıştıranların kafasını koparırken, kalçasını çalıştıranları baş tacı eden bir toplumda nasıl çocuklara "Göğsünü değil, kütüphaneni büyüt" öğüdü verebiliriz ki?Yasak çare değil...Beyin faaliyetine itibar kazandırmaya ve öncelikler konusunda topyekün bir hesaplaşmaya ihtiyacımız var.



25 Ağustos 2011 Perşembe

Zora Neala Hurston / Karamsar Olmak

Karamsar olmak zor değil,
zor olan çılgın bir fırtınadan
sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir…
Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç,
bir tohumla baslar.
En uzun yolculuklar ise, bir adımla baslar.
Gerçek sevgiler ise bir tebessümle baslar…
Annem her fırsatta çocuklarına güneşe doğru
zıplamalarını öğütlerdi.
güneşe ulaşamazdık ama hiç olmazsa
ayaklarımız yerden kesilirdi...




Zora Neala Hurston / Karamsar Olmak

19 Ağustos 2011 Cuma

Piliç Felsefesi

Piliç Felsefesi



DURUM :
Bir piliç, bir yolda karsidan karsiya geçer.

SORU:
Piliç karsidan karsiya niçin geçer?



YANITLAR:

RENE DESCARTES:
Yolun öbür tarafina geçmek için.

EFLATUN:
Iyiligi için. Gerçek, öteki taraftadir.

ARISTOTELES
Karsidan karsiya geçmek pilicin dogasidir.

KARL MARX
Tarihsel olarak kaçinilmazdi.

HIPOKRATES
Pankreasinin asiri salgisi yüzünden.

MARTIN LUTHER KING JR.
Tüm piliçlerin nedenini açiklamak zorunda kalmadan
özgürce karsidan
karsiya geçtikleri bir dünya düslüyorum.

HZ. MUSA
Ve Tanri cennetten inip pilice dedi ki: "Karsidan
karsiya
geçeceksin!"
ve piliç karsidan karsiya geçti ve Tanri bunun iyi
oldugunu gördü.

RICHARD M. NIXON
Piliç karsidan karsiya geçmedi, tekrar ediyorum,
piliç asla yolun
karsisina geçmedi.

SIGMUND FREUD
Pilicin karsidan karsiya geçmesiyle ilgilenmeniz,
sizde güçlü bir
cinsel güvensizlik duygusunu ele vermektedir.

BUDA
Bu soruyu sormak, sizin kendi piliç doganizi inkar
etmektir.

GALILEI
Oysa piliç karsidan karsiya geçiyor...

CHARLES DE GAULLE
Piliç belki yolun karsisina geçti, ama otoyolun
karsisina henüz
geçmedi.

EINSTEIN
Pilicin yolun karsisina geçmesi ya da yolun pilicin
ayaklari
altinda yer degistirmesi, tümüyle sizin
gösterdiginiz referansa
baglidir.

BILL CLINTON
Anayasa üzerine yemin ederim ki bu piliçle aramda
hiçbir sey
geçmemistir.

GEORGE W. BUSH
Pilicin bu yolda BM kararlarina ragmen
cezalandirilmadan karsidan
karsiya geçmesi, demokrasiye, özgürlüge ve adalete
kafa tutmaktir.
Bu durum,yolu bizim çoktan bombalamis olmamiz
gerektigini göstermektedir.

SÜLEYMAN DEMIREL
Piliç geçmisse geçmis, geçmemisse geçmemistir.

TANSU ÇILLER
Bu memleket için karsidan karsiya geçen piliç de
bizimdir,
üstünden geçen traktör de bizimdir.

R. TAYYIP ERDOGAN
Ben tavuklu sandviç de satmistim.

ABDULLAH GÜL
Hayir, bana böyle bir bilgi verilmedi ama karsidan
karsiya geçtiyse
hükümet geregini yapar.

A.NECDET SEZER
Karsiya geçtigi nokta kamusal alansa, basörtülü
geçemez

TÜRK ERKEGI
Piliç sarisin mi? Esmer mi?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Şarap

Ey zahit saraba eyle ihtiram
Müslüman ol terk et bu kilükali
Ehline helaldir na-ehle haram
Biz içeriz bize yoktur verbali

Sevaba girmek çün içeriz sarap
Içmezsek oluruz duçar-i azap
Senin aklin ermez bu baska hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemali

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakki göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali

Sen münkirsin sana haramdir bade
Bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma HARABI bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali

Edip Harabi'den

daha allah ile cihan yok iken, biz anı var edip ilân eyledik
hakk'a hiçbir lâyık mekân yok iken, hanemize aldık mihman eyledik

kendisinin henüz ismi yok idi, ismi şöyle dursun cismi yok idi
hiçbir kıyafeti, resmi yok idi, şekil verip tıpkı insan eyledik

allah ile işte burada birleştik, nokta-i âmâ'ya girdik yerleştik
sırrı künh ü kenzi orda söyleştik, ismi şerifini rahman eyledik

âşikâr olunca zât'ı sıfat'ı, kün dedik var ettik bu semâvâtı
birlikte yarattık hep kâinatı, nam-ı nisan'ını cihan eyledik

yerleri gökleri yaptık yedi kat, altı günde tamam oldu kâinat
yarattık içinde bunca mahlûkât, erzâkını verdik ihsân eyledik

asılsız fasılsız yaptık cenneti, huri gılmanlara verdik zîneti
türlü vaatlerle her bir milleti, sevindirip sad-ı handân eyledik

bir cehennem kazdık gayetle derin, lâf ateşi ile eyledik tezyin
kıldan gayet ince, kılıçtan keskin, üstüne bir köprü mizan eyledik

gerçi kün emri ile varoldu cihan, arş-ı kürsi gezdik durduk bir zaman
boş kalmasın diye bu kevn-ü mekân, âdem'in halkını ferman eyledik

irfan olan bilir sırrı müphemi, izhar etmek için ismi âzam'ı
çamurdan yoğurduk, yaptık âdem'i, ruhumuzdan bir rûh revân eyledik

âdem ile havva birlik idiler, ne güzel bir mekân bulduk dediler
cennetin içinde buğday yediler, sürdük bir tarafa puyan eyledik

âdem'le havva'dan geldi çok insan, nebîler, velîler oldu nümâyân
yüzbin kere doldu boşaldı cihan, nuh nebiyyullah'a tufan eyledik

salih'e bir deve eyledik ihsan, kayanın içinden çıktı nâgâhan
pek çokları buna etmedi iman, anları hâk ile yeksan eyledik

bir zaman eshab-ı kehf'i uyuttuk, hazreti musa'yı tur'da okuttuk
sit'e çuha yaptık bezler dokuttuk, idris'e biçtirip kaftan eyledik

süleyman'ı dehre sultan eyledik, eyyub'a acıdık derman eyledik
yâkub'u ağlattık nalân eyledik, musa'yı şuayb'a çoban eyledik

yusuf'u kuyuya attımış idik, mısırda kul deye sattırmış idik
zeliha'yı ana çattırmış idik, zellesinden bend-i zindan eyledik

davut peygambere çaldırdık udu, kazadan kurtardık lût ile hûd'u
bak ne hâle koyduk nâr-ı nemrut'u, ibrahim'e bağ-ı bostan eyledik

ismail'e bedel cennetten kurban, gönderdik sâd oldu halil-i rahman
balığın karnını bir hayli zaman, yunus peygambere mekân eyledik

bir mescide soktuk meryem ana'yı, pedersiz doğurttuk orada isâ'yı
bir ağaç içinde zekeriyâ'yı, biçtirip kanını rizân eyledik

beytülmakdis'te kudüs şehri'nde, nehri seria'da erden nehri'nde
tathir etmek için gününb birinde, yahya'yı isâ'yı üryan eyledik

böyle cilvelerle vakit geçirdik, bu enbiyâ ile çok iş bitirdik
başka bir nebîyi zişân getirdik, anın her nutkunu kur'an eyledik

küffârı, kureyş'i ettik bahane, muhammed mustafa geldi cihan'e
halkı davet etmek için imane, mürtezâ'yı ana ihvân eyledik

ana kıyas olmaz asla bir nebî, nebîler şâhıdır hakk'ın habîbi
dünyanın ukbâ'nın odur sebebi, biz anı nebîyi zişân eyledik

hak muhammed-ali ile birleştik, hep beraber kab-ı kavseyn'e gittik
o makamda pek çok muhabbet ettik, leyletel'esra'yı seyrân eyledik

bu sözleri sanma her insan anlar, kuş dilidir bunu süleyman anlar
bu sırrı müphemi ârifan anlar, çünkü cahillerden pinhan eyledik

hak ile hak idik biz ezelî'de, ta rûz-u elest'te kâlûbelî'de
mekânı huda'da bezm-i celî'de, cemâlini gördük iman eyledik

vahdet âlemini bilmeyen insan, insan suretinde kaldı bir hayvan
bizden ayrı değil hazreti sübhân, bunu kur'an ile âyân eyledi

sözlerimiz bizim pek muhakkaktır, doğan, ölen, yapan, bozan hep hak'tır
her nereye baksan hakkı mutlaktır, ahvâli vahdeti beyân eyledik

vahdet sarayı'na girenler için, hakk'ı hakk'el-yakîn görenler için
bu sırrı harabî bilenler için, birlik meydanında cevlân eyledik

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Kıyamadım (!)

Bir gün bu memleketin yanağına öpücük, başucuna da bir not bırakıp gideceğim:
Not'ta sunlar yazili olacak"Öyle güzel uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım !"

A.N

Aşk her şeyi bıraktığın yerde başlar, kaçamazsın.
Sözün bittiği yerdesindir bu yüzden, konuşamazsın.
Dua kadar dürüsttür onunla asla oynayamazsın.
Şimdi söyle sence biz aşık mıyız?

Bak senin de gözlerinde huzursuzluk ve şüphe var.
Belli ki yaşadığın daha bitmemiş bir şeyler var.
Gel, sende yüzleş içindeki gerçek senle.
Şimdi söyle sence biz aşık mıyız?

3 Temmuz 2011 Pazar

Bir şey yap. Güzel olsun..
Çok mu zor ?
O vakit güzel bir şey söyle.
Dilin mi dönmüyor ?
Öyleyse güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz.
Beceremez misin ?
O zaman güzl bir şeye başla..
Ama hep güzel şeyler olsun.
Çünkü: “Her insan ölecek yaşta"...
Şems-i Tebrizi

16 Haziran 2011 Perşembe


Eğer sizi üzen kişilere hala selam verebiliyorsanız, bu vicdanınızın sadakasıdır...
"'Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir.'"

2 Haziran 2011 Perşembe

Regaib Kandili

Allah dualarınızı kabul ediyorsa bu sizin imanınızı artırır, geciktiriyorsa sabrınızı artırır. Eğer kabul etmiyorsa biliniz ki sizin için hazırladığı daha güzel şeyler vardır.
Unutmayalım ki Rabbimiz ihmal değil imtihan eder.
Regaib kandilimiz mübarek olsun ...


(Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur.

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.

Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.
Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek.

Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz?

1. Kur'an-ı Kerim okuyarak,
2. Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak,
3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek,
4. Allah rızası için namaz kılarak,
5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak,
6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek,
7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak,
8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek,
9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek,
10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek,
11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz

--
Saygılarımla

Seyyit Battal Gazi Akıncı

e-mail : battalgazigrup@gmail.com


Yazdırmadan önce lütfen çevremizi düşününüz.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

"Barış zamanı oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer" Herodot

Karıncanın Taşıdığı Su

Nemrut Hz. İbrahim’i yakmak için ateş yaktırmış, Hz. İbrahim’i mancınıkla ateşin ortasına atarak yakacak ve gücünü herkese göstererek  bir daha kendisine karşı çıkılmasını önleyecekmiş. Bunu duyan bir karınca ağzını su ile doldurarak boyu göklere uzanan ateşe doğru koşmaya başlamış. Diğer bir karınca onun bu telaşını görünce hemen yanına yaklaşıp,
 “Nereye böyle arkadaş bu acelen niye?” diye sormuş.
Ağzında su taşıyan karınca ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp,
“Duymadın mı?” demiş; “Nemrut Hz. İbrahim peygamberi ateşte yakacakmış işte o ateşin olduğu yere su götürüyorum…”
Diğer karınca buna gülmüş,
“Senin bir damla suyun o ateşe ne yapar ki?”
Suyu taşıyan karınca “Olsun” demiş, “Hiçbir işe yaramasa da hangi taraftan olduğum anlaşılır!”

20 Mayıs 2011 Cuma

Erkeklerin Sadece SARILIP UYUCAZ SÖZÜ ile Kadınların Sadece MAĞAZAYA GİRİP ÇIKICAM SÖZÜ'ne Güven Olmaz!!!

19 Mayıs 2011 Perşembe



Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.



Ahmet Altan...

Çocuklar Gibi

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi

Sabahattin Ali

Keşke gayrimenşru çentleşmeseydik internetimize dokunmayacaklardı :(

Aydın Dediğin Yırtıcı Bir Kuştur..Ömürleri Kısadır Onların...

Devrimden Sonra - Fragman 2

Devrimden Sonra - Fragman 1

Mühendislik Jöleye Benzer Karizması Vardır Ama Saçları da Döker.

Solcu Söğüt Dalı Seniiii

Recep Bey'in Ekranı Bozulunca :)

MOZE KARE ZİMONE DA BIGİRİ

Tarihin tanık olduğu en büyük zulümler büyük oranda geçmişin mağdurları eliyle işlenmiştir. Mağdurların zilleti içselleştirmeleri, insan onuruna yakışmayan, gelecek nesillerin hayatını karartan yakıcı bir etkiye sahip olmuştur. Mağdur olan, mağdur olduğuna inandırılan kişi yada toplum;
-Ya mazlumiyeti içselleştirip kabuğuna çekilir, hayat sahnesine etkisiz, silik bir özne olarak kalır 
-Ya da önüne çıkan her fırsatı zaliminden intikam almak için değerlendirir, hıncını dindirmek için akıl almak zulümler işler.
Her iki durum da insani değerler açısından büyük bir felakettir.