29 Eylül 2011 Perşembe

cennet


hani fani bu hayat ümit bağlayamam
olmadı diye oturup ağlayamam
gönlü geniş olan sükutu öğrensin
sevgimi yok yere ele bağlayamam
gelir mi diye hayallere sığınamam...
kemale eren kendinden versin

sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
ama umudum cennetten

ben dalkavuk olanı hizaya getiremem
sorma bana ben görünmezi göremem
merak eden kendine yönelsin
boş yere kimseyi oyalayıp üzemem
geçici şeylere heves edip üzülemem
fikrim, hevesimi alt etsin

sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
aman umudum cennetten

ben gözü görmeyene resim gösteremem
değerimi bilmeze değeri öğretemem
o önce, e haddini öğrensin
biten sevgiye imrenip özenemem
boş sözü duyup düstur edinemem
eden, kendine ah etsin

bildim lakin söylemem
gördüm ama izah edemem
dünya, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçecek
hayat böyle de bitecek
e bitsin, umudum cennetten
sevdim, kaç kere bilemem
yaşadım, yok inkar edemem
bıktım, senle baş edemem ben
zaman öyle de geçiyor
hayat böyle de bitiyor
ama umudum cennetten

ahmet enes

26 Eylül 2011 Pazartesi

“Mutluluk bir huy değil, bunu söyledik. Çünkü bu durumda, yaşam boyu uyuyan, bitki gibi yaşam süren, en büyük felaketlere uğrayan bir kişide bulunabilirdi.Mutluluk ruhun erdeme uygun etkinliğidir.”




Poetika - Aristoteles

25 Eylül 2011 Pazar

Gençlik insanın başına hayatta bi kere gelir...

59 yaşındaki YÖK Başkanı, koltuğa oturur oturmaz, ilk iş
ne yaptı biliyor musunuz?
*
Motosiklet aldı.
*
İçinde ukteymiş.
*
Çünkü, sağ-sol, ideoloji meselesi filan değildir aslında yaşananlar... “Gençliğini yaşayamamış insanlar” tarafından yönetiliyor Türkiye... Gençleri anlamama sebepleri bu.
*
Hani, üniversite yıllarından suratını hayal meyal hatırladığınız, varlığıyla yokluğu bir, hafızanızı zorlasanız bile ismini çıkaramadığınız tipler vardır ya... İşte onlar yönetiyor.
*
Elbette onlar da 20 yaşında, 25 yaşında oldular, ama, hiç genç olmadılar. Vazgeçtik kafelerde yan yana oturup laflamayı, fakülte kantininde bile kızlı-erkekli ortamlarda bulunmadılar.
*
Gençliğin adeta uzvudur mesela, gitar... Ne kadar uzak onlara... Plajda yakılan romantik bir ateşin etrafı, dağcılık kulübünün kurduğu kampın çadırı, amfide şamata, kampustaki şenlikte mırıldanan aşk şarkıları veya yılbaşı partisi, belki alt tarafı bi bira... Ne kadar uzak.
*
Dar çevrelerinin Çin Seddi gibi eşiklerine esir büyüdüler maalesef... Kanları kaynamıştır, istemişlerdir mutlaka. Aşamadılar. Aşanlara kızmaları ondan... Halbuki, hayatında bi kere olsun dağıtmadan, nasıl toparlanır insan? Hangi sınırdan bahsedebilirsin, özgürlüğü tatmadan?
*
İnanmazsanız, açın özgeçmişlerini... Hayat baharının en güzel dört senesi “şu üniversiteyi bitirdi” diye geçiştirilen, kupkuru üç kelimeyle özetlenmiştir. Anaları babaları, ilkokul dönemi, sonra zart diye atlar, siyaset sahnesindeki binlerce fotoğraf... Arası boştur! Üniversite yıllarına dair hatıra fotoğrafı olabilmesi için, hatıra olması lazım öncelikle... Yoktur.
*
Sorsalar bana, king bilmeyeni milletvekili bile yapmamak lazım... Ki, briçi kumar zannedip, spor olduğunu kavrayamadan mezun oldular. Zaten, spor ayakkabı giymeden emekli oldu çoğu... Apo’nun bile Bekaa’da kız militanlarla voleybol oynarken fotoğrafı var, bunların var mı? Güya kültür dersi veriyorlar bize, hangisinin halkoyunu oynarken fotoğrafı var? Tiyatro?
*
Mayo giymeden büyüdüler, mayo... Bülent Arınç, Beşir Atalay... Aileleriyle şezlongda güneşlenirken düşünebilir misiniz? Bırak düşünmeyi, Allah bilir, mahkemeye bile verebilirler beni... Bu kadar normal bir insan davranışı üzerinden kendilerini örnek verdiğim için.
*
(Bakın, peşin peşin söyleyeyim, mahkemeye verirseniz, Kürşad Tüzmen’i şahit gösteririm... Çünkü, mayo giymeyi anormallik kabul etmeyen Kürşad Tüzmen’e gidin sorun, yumurta fırlatan gençlerin heyecanını da anlıyordur, sahillerin AKP’ye neden oy vermediğini de.)
*
İyi yönetilen devlet, iyi yönetilen üniversite, iyi yönetilen gazete, iyi yönetilen banka, hepsini inceleyin... Hepsinin başında, gençliğinin hakkını vererek yaşamış yöneticiler görürsünüz.
*
En vahim gençlik hatası...
Gençliğini yaşamamaktır.
*
Türkiye’nin durumu vahimdir.

Portakali Soydum

italik zevkler edinmişsin...
Normatif şevklere karşı...
Bir lezbiyen triosunda...
üç portakalı soymuşlar...
Biri sensin veya senin soyduğun...
Gerisi kim kime..dum duma
   
                    Ilke               

20 Eylül 2011 Salı


BİR İNGİLİZ'DEN ALINTI

‎''Tavuk toplum'', önüne atılan bir avuç yemi gagalarken arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.

Blaise Pascal - Adalet Ve Güç

Blaise Pascal - Adalet Ve Güç

‎"Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır.

Gücü olmayan adalet acizdir, adaleti olmayan güç ise zalim.

Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır.

Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerekir;

Bunu yapabilmek için de adil olanı güçlü, güçlü olanın ise ... adil olması gerekir.

Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti.

Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık."

Senin yuzunden taaa nerelere geldik?

30 yaşlarında güzelce bir kadın, kucağında bebeğiyle, Ankara Garı'ndan otobüse biner.
Yanına irikıyım bir adam oturur...
Otobüs Kızılcahamam'a vardığında, kadın emzirmek için memesini açar, çocuğun ağzına dayar, çocuk direnir, başını çevirir, kadın sertçe uyarır, 
"Alsana yavrum, bak yoksa amcaya veririm..."
Adam çaktırmadan gözucuyla bakar, önüne döner...
Bolu'ya geldiklerinde, kadın yine memesini çıkarır, çocuk yine direnir, kadın yine uyarır, 
"Al, yoksa amcaya veririm haaa..." 
Adapazarı, İzmit, aynı replikler tekrarlanır...
İstanbul gişelere gelindiğinde, kadın yine "Al, yoksa amcaya veririm" deyince, adam patlar... 
"Hanım hanım, vereceksen ver artık, Bolu'da inecektim, senin yüzünden taa buralara geldim!"

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir..

-Franz Kafka, Milena'ya Mektuplar

18 Eylül 2011 Pazar

Boy : Hi
Girl : No Reply
Boy : Are U There ?
Girl : Again No Reply
Boy : Hello I'm Rich
Girl : Instantly Replies
Oh Sorry I Was Busy ... How Are You ... What Do You Do
What's Your Age ? Be My BF
Boy : Ah Hello My Name Is RICH
Girl : Bye ..... .)

***yes all girls arent same some of them want rich the other want the richest :)))

Kurtuluş Savaşınin Kaderini Etkileyen Köpek Fritz ve Maymun Moritz

Uzun süren iktidar mücadelesi sonrası Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos, Kral Konstantin'in, oğlu Aleksander lehine tahttan feragat etmesini nihayet sağlayabilmiş, Konstantin ve karısı Sofiya ülke dışına sürgüne gönderilirken 1917 yılında Aleksander yeni Yunan Kralı olmuştu.

Alman Kayzeri Wilhelm'in kayınbiraderi olan Konstantin Almanlara yakındı. Venizelos ise, Batı Anadolu ve İstanbul'u içerecek şekilde Büyük Yunanistan'ın kurulması olarak özetlenebilecek "Megali Idea"nın gerçekleştirilebilmesinin, İngiliz ve Fransızlar yanında I. Dünya Savaşı'na girilmesiyle mümkün olacağını savunuyordu. Konstantin iktidardayken bu amacını gerçekleştiremeyen Venizelos, Aleksander'ın tahta çıkmasıyla, başta İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un kuvvetli desteği olmak üzere, itilaf devletlerinin yardımıyla, ittifak devletlerine karşı savaş ilan etmişti.

Kısa süre sonra sona eren I. Dünya Savaşı'nın ardından ise Yunan Krallığı, İngiliz Başbakanı Llyod George tarafından İzmir ve Doğu Trakya'nın işgaliyle ödüllendirilmişti. Venizelos İzmir'in işgalinden bir süre sonra, ısrarla bağlı olduğu Lloyd George'un öngörüsüz yönlendirmeleri ışığında Yunan ordularına İzmir'deki kışlalarını terkederek Batı Anadolu içlerine doğru hareket etmeleri emrini vermiş, felaketle sonuçlanacak Yunan yürüyüşü başlamıştı. İngilizler, Anadolu'da Mustafa Kemal liderliğinde örgütlenen ve giderek güç kazanan milli mücadele hareketinin, ancak Türklerle kendi vatanlarında şiddetle çarpışmayı göze alabilecek kadar ihtiraslı ve iştahlı bir düzenli orduyla mümkün olabileceği düşüncesindeydiler. Venizelos, "Megali İdea"ya İngilizlerin gerçek niyetini göremeyecek denli romantik bir inanışla sarılmıştı.

Sonbaharın iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başladığı 1920 yılı Eylülünde Kral Aleksander rutin bir güne başlıyordu. Kral, yirmi yedi yaşındaydı, karizmatik bir kişiydi. O sıralarda Türkiye ile yürütülen savaş da iyi gitmekte, Yunan ordularının Batı Anadolu'yu işgali sürmekteydi. O gün öğlene kadar bütün vakti boştu. Öğlen ise üst sınıftan bir Yunanlı olan güzel karısı Aspasia ve arkadaşı Zalokostas ile yemekte buluşacaktı.

Kral, o günlerde yeni yeni yayılan ve adına motosiklet denen makineye çok meraklıydı. O gün bütün sabah motosikletine binebileceğini düşündü. Sarayın bahçesine çıktı, aydınlık ve berrak havayı içine çekti. Motosikletine bindi ve ilerlemeye başladı. Bu arada çok sevdiği köpeği Fritz de havlayarak onu takip ediyordu. Alman çoban köpeği olan Fritz gösterişli ve sadık bir hayvandı.

Aleksander batıl inançları olan biriydi. Birkaç gün önce Fritz'in kazayla kırdığı aynanın uğursuzluk getireceğinden korkuyordu. Motosikleti üzerinde ilerlerken aklına takılan bir başka konu ise geçen gece karısı Aspasia ile ziyaret ettikleri İngiliz savaş gemisinde, kaptanın her üçünün de sigarasını aynı kibrit çöpüyle yakmasıydı. Üçümüzden birisi ölecek, tek bir kibrit çöpüyle sigaralarımızın yakılmasındansa gemi batsaydı daha iyiydi, demişti daha sonra Aspasia'ya.

Kral, bir süre sonra motosikletini durdurdu. İçini bunaltan bu ruh halinden sıyrılmak için köpeği Fritz ile biraz oyun oynamayı planlamıştı. Ancak Fritz ortalarda yoktu. Etrafına bakındı. Köpek sanki birden kaybolmuştu. Aniden Fritz'in hırçın havlamaları ortalığı kapladı. Kral, sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Fritz'i az önce farkında olmadan yanından geçtiği üzüm bağının önünde zincirle bağlı olan bir maymuna sataşırken buldu. Maymunların bağ sahibine ait olduğu anlaşılıyordu. Aleksander iki hayvanı ayırmak üzere hamle yaptı, ancak maymun ne yazık ki dişiydi ve eşi, Moritz, hemen yanında duruyordu. Eşine zarar verildiği düşüncesiyle hızlı bir şekilde harekete geçen Moritz, önce Kral'ın sağ baldırına dişlerini geçirdi. Aleksander'ın can havliyle maymunu kendisinden uzaklaştırmaya çalışan sağ eli de ısırıklardan payını aldı. Kral'ın adamlarının yetişerek birbirine girmiş bu dörtlüyü ayırması çok uzun sürmedi.

Hemen saraya geri götürülen Aleksander, karısının yanına çağrılmasını, bir de çok önemli olmamakla birlikte, bacağındaki ısırıkları pansuman etmesi için bir doktor getirilmesini emretti. Gelen doktor, ısırıkları inceledi, o da çok önemli olmadıkları kanaatine vardı ve yaraları temizleyip pansuman yaparak saraydan ayrıldı.

Ancak bazı şeyler ters gidiyordu, Kral'ın yaralanmasının üzerinden üç gün geçmişti ve yaralar iyileşeceğine kötüye gidiyordu. Beşinci gün Aleksander'ın ateşi kırk dereceye ulaşmış, bacağındaki yara iltihaplanarak büyümüştü. Bu durum Venizelos'u da endişeye sevketti ve sekiz kişilik bir doktorlar heyeti kurulması talimatını verdi. Heyet, Kral'ın durumunu yakından inceleyecekti. Aralarında özellikle savaş yaralanmaları üzerinde iyice tecrübe kazanmış Yerasimos Fokas da bulunuyordu. Fokas, durumun vehametini anlamış ve Kral'ı kurtarmanın tek yolunun bacağını kesmek olduğunu belirtmişti. Kral'ın bacağını kesme önerisi diğer heyet üyelerini dehşete düşürdü ve hemen veto edildi.

Durum giderek kötüleşiyordu. Venizelos ilk defa olayın ciddiyetini kavramış görünüyordu. Bu tür yaralanmalarda uzman olan George Ferdinand Widal, bir Yunan savaş gemisiyle Paris'ten getirildi. Widal geldiğinde on üçüncü gün dolmuştu ve iltihabın Aleksander'ın midesine sıçramasının üstünden üç gün geçmişti. Kral'ın durumu artık kamuoyundan da saklanamaz hale gelmişti. Aleksander ölüyordu. Doktorların kendi siyasi görüşlerine göre Kral'ı tedavi ettikleri, monarşistlerin Kral'ı kurtarmaya çabalarken, cumhuriyetçilerin öldürmeye çalıştığı kulaktan kulağa yayılıyordu. Maymun Moritz'e Başbakan Venizelos'un gizlice kuvvetli bir zehir enjekte ettirdiği ve Kral'ı ıssırmasını sağladığı dahi söyleniyordu.

İlerleyen günlerde Aleksander'ın durumu daha da kötüleşti, bacağın kesilmesi tekrar gündeme geldi, ancak artık çok geçti. İltihap yayılmıştı. Ertesi gün Kral komaya girdi ve son bir kez savaşın gidişatı hakkında bilgi almak için bir şeyler mırıldandı, ardından Aleksander öldü.

Böylece Alman çoban köpeği Fritz ile maymun Moritz farkında olmadan Yunanistan'ı politik bir çıkmazın içine sürüklemişlerdi. Ülke savaştaydı, Kral ölmüştü ve genel seçimler yaklaşmaktaydı. Herkes, keskin bir cumhuriyetçi olan Venizelos'un cumhuriyet ilan edip etmeyeceğini merak ediyordu. Ancak Venizelos bu yola girmedi ve 1920 Kasım ayında seçimler yapıldı. Sonuçlar Venizelos için hüsran oldu. Yeni Başbakan, tahttan indirilip sürgüne gönderilmiş eski Kral Konstantin'i tekrar tahta çıkması için Yunanistan'a davet etti. Bu arada Venizelos ülke dışına kaçtı.

Kral Konstantin coşkulu kalabalığın çığlıkları arasında tekrar Yunan Kralı ilan edildi. Ancak Alman yanlısı olarak bilinen Konstantin'in yeniden kral oluşu, Yunanistan'ı Türkiye ile olan savaşında destekleyen müttefiklerin pek hoşuna gitmeyecekti. Fransa ve İtalya, Yunanistan'a olan desteklerini çektiler, hatta milli mücadele hareketine silah satmaya dahi başladılar. Lloyd George'un yönetimindeki İngiltere bile, Yunanistan'a, artık mali destekte bulunamayacağını bildirdi.

Batı Anadolu'daki Yunan işgali projesinin esas sorumlusu Venizelos artık sürgündeydi ve Yunanistan için savaştan çekilmek için uygun bir andı. Ancak Kral Konstantin, Venizelos'un başlattığı maceraya tutkuyla sarıldı. En nihayetinde İstanbul'u da alarak, son Bizans İmparatoru XI. Konstantin'den sonra, XII. Konstantin olarak taç giymek hayallerini süslüyordu. Son Bizans imparatorunun adının da Konstantin olmasında bir işaret görüyordu. Kral Konstantin, bu hezeyanlar içinde İzmir'e çıktı. Normal kullanılan liman yerine, neredeyse bin yıl önce haçlıların kullandığı noktadan karaya ayak basması yerel Müslüman halkın gözünden kaçmamıştı. Müttefikler ise Yunanistan ile Türkiye arasındaki savaşta tarafsız kalacaklarını çoktan ilan etmişlerdi. Böylece sonu felaketle bitecek Anadolu'daki Yunan macerası devam etti.

Fritz, Moritz'i, Moritz Kral Aleksander'ı ısırdı. Kral öldü, yerine eski kral Konstantin tahta geçti. Bu durumda Yunanistan'a müttefik desteği kesildi. Yunanistan için desteğin kesilmesi demek savaşı kaybetmek demekti. Elbette, savaşın sonucunu belirleyen tek veya en büyük neden bu değildi, ancak işlerin Yunanistan tarafındaki gidişatı bakımından çok önemli bir etkendi. Böylece köpek Fritz ve maymun Moritz, Yunan ve Türk tarihlerini ilelebet değiştirecek rollerini başarıyla yerine getirmiş oldular.

Her ikisinin de akibeti meçhuldür. Her ikisine de sonradan ne olduğu bilinmemektedir.

17 Eylül 2011 Cumartesi

inanmayacaksınız ama
hayatlarını ihtilafsız
ve endişesiz geçiren insanlar
var.
iyi giyinirler, iyi
yerler, iyi uyurlar.
aile hayatı yaşamaktan
memnundurlar.
arada sırada
üzücü şeyler gelir
başlarına
ama fazla etkilenmezler
çok iyi hissederler kendilerini
genellikle.
ve öldüklerinde
kolay ölürler.
genellikle
uykuda.
C.Bukowski


15 Eylül 2011 Perşembe

Fayton-emily dickenson

Bir kitap kadar elverişli değildir hiçbir gemi 
Uzak ülkelere götürmek için bizi.
Ve hiçbir  şaha kalkmış atın
Bir sayfa şiire ulaşamaz hızı.
En yoksullar bile katılabilir bu tura
Kaçak yolculuk etmelere son,
Ne kadar hesaplı şu
İnsan ruhunu taşıyan fayton

9 Eylül 2011 Cuma

TL'NİN SİMGESİ NE OLACAK?

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından Uluslarası platformda işlem gören paraların simgeleri ($,€, vb) gibi Türk Lirasının bir simgesi olması için ödüllü yarışma başlatıldı.

Merkez Bankası'ndan yapılan duyuruya göre, Banka, Türk Lirası'na kazandırılan itibarın perçinlenmesi, dünyada bilinirliğinin artırılması ve yazılışının kolaylaştırılması amaçlarına yönelik olarak Türk Lirası'na anlaşılabilir, özgün, estetik, elle yazımı kolay ve akılda kalıcı şekilde temsil edebilecek bir simge belirlemek üzere, ''TL Simge Yarışması'' düzenliyor.

Yarışma başvuruları, 3 Ekim 2011 Pazartesi günü başlayacak ve 31 Ekim 2011 Pazartesi günü saat 17:30'a kadar devam edecek. Yarışmaya ilişkin ''Başvuru Formu''na ve ayrıntılı bilgiye Merkez Bankasının internet adresindeki ''TL Simge Yarışması Şartnamesi'' bağlantısından ulaşılabilecek.

Özgüven Geliştirme Teknikleri

Önemli bir savaş sırasında Japon bir komutan askerlerinin sayısının düşmanlarınkine kıyasla çok daha az olmasına rağmen saldırıya geçmeye karar verir. Ordusunun kazanacağına olan güveni tamdır. Ancak, askerleri zafer konusunda oldukça kaygılıdır. Savaş alanına doğru ilerlerken, yol kenarındaki bir tapınakta durup hep birlikte dua ederler. Daha sonra komutan cebinden bozuk para çıkararak “Şimdi yazı-tura atacağız. Eğer tura gelirse, biz kazanacağız, ama eğer yazı gelirse kaybedeceğiz, kaderimiz böylece ortaya çıkacak” der. 

Bozuk parayı havaya atar ve herkes sabırsızca paranın yere düşmesini bekler. Tura gelmiştir. Askerler çok sevinirler; kendilerine olan güvenlerini toplamışlardır. Bu coşkuyla düşmana saldırır ve savaşı kazanırlar. Bir süre sonra yüzbaşı komutanının yanına gelerek onun kehanetini takdir edercesine, “Kimse kaderi değiştiremez” der. Bunun üzerine “Haklısın” der komutan, iki tarafı da –tura- olan parayı göstererek...!!

7 Eylül 2011 Çarşamba

Yuregin, istanbul gibi
Bir yani anadolu hisari
Bir yani rumeli
Bir yani yaz,kis
Obur yani ilk-son bahar
Bir yanı gecekondu
Diger yani nişantası, taksim
Seni sevmek;
Düsmanlıga, pusuya,
Kalleslige talip olmakla eş
Istanbulu sevmek, 

Seni sevmekle aynı..
Asağı tükürsem anadolu
Yukari öpsem sen

6 Eylül 2011 Salı

Lolita ihtilali!

Edirne'de sevişirken görüntülenen liseli kızın fotoğrafları... Ve günlerdir Mardin'den Sivas'a kadar Türkiye'nin dört bir yanından 12 - 13 yaşında küçük kızlara tecavüz haberleri...Madalyonun bir yüzünde ağzı salyalı sübyancılar var.Peki diğer yüzünde?..Alttan alta inanılmaz bir "ergen ihtilali" yaşadığımızın farkında mısınız?

* * *Son zamanlarda bir lise mezuniyet balosunda bulundunuz mu hiç? Gitseniz, gördüğünüz ağır makyajlı, cesur dekolteli, yüksek topuklu, cep telefonlu kızların 16 - 17 yaşında olduğuna inanabilir miydiniz acaba?Levent'te bir estetik kliniğinde görevli bir uzmanla görüştüm. Dinlediklerime inanamadım:"14 - 15 yaşında kızlar, ana babalarından habersiz gelip kaşlarını kaldırmak, fazla yağlarını aldırmak, selülit tedavisi yaptırmak istiyor"muş.Geçenlerde bir kız elinde Angelina Jolie'nin fotoğrafıyla gelmiş ve "Bununki gibi dudak istiyorum" demiş.18'lik bir lolita da göğüslerini büyütmesi için yalvarmış."En büyük istekleri" neymiş biliyor musunuz?Zara'nın ya da Diesel'in 34 bedenine sığmak...Bunun için yarışıyorlarmış:"Çünkü televizyonda gördükleri mankenler 34 beden giyiyor. Onu giyebilmek için 44 kilo kalmaları lazım. Bunun için resmen aç geziyorlar. Gün boyu yedikleri, bir kase yoğurt, iki tas salata, sigara, kahve ve kola... 500 kaloriyle yaşamaya çalışıyorlar. O yüzden vücutlarında demir, sodyum eksikliği var. Yanlış beslendikleri için vücutları hızla deforme oluyor, müdahale için de bize geliyorlar."Uzman, bunun son 3 yılda gözlenen bir "patlama" olduğunu söylüyor:"Ben de anneyim, 18'lik 'lipolu' (yağ aldırmış) kızları görünce dehşete kapılıyorum. Biriktirdiği 300 - 500 milyonla gelip 'Dudağımızı şişir' diyenleri 'Bırakın dudağınızı da gidin kafanızı şişirin' diye geri yolluyorum."

* * *Genelde üst gelir grubundan hastaları bulunan bir jinekoloğun gözlemleri daha da çarpıcı:"Genç nüfusta müthiş bir uyanma var" diyor. 17 - 18 yaşlarında lise öğrencilerinin kürtaj için başvurduğunu söylüyor ve bazı gözlemlerini aktarıyor:Batı'da ergenlik yaşı 16 - 17'den 11 - 12'ye geriledi.Amerika'da 10 yaşa kadar düştü.Genç kızlar annelerinden çok daha erken adet görüyor artık...Bunun, iklimden beslenmeye kadar pek çok nedeni olabilir ama en önemli nedenlerinden biri "psiko - seksüel uyarımın artması"...Yani, okulda, çevrede ve özellikle de medyada cinsel teşhirin yaygınlaşması... Baştan çıkarıcı klipler, uyarıcı filmler, cinsellik yüklü diziler, çıplaklığa çağıran reklamlar, beyinde ergenliği erken uyandırıyor, cinselliğin keşfini hızlandırıyor.Özellikle varlıklı kesimden gençler, lise çağında, özentiyle büyük ve seksi görünme derdine düşüyor. Karşı cinsi de sadece bir seks nesnesi olarak görüyor.Anneleri mi? Onlar da kızlarının ponponlu çorapları ve lastik ayakkabılarıyla genç görünme çabasında...Küçükler büyük, büyükler küçük görünmek için yarışıyor adeta...

* * *Kimseyi suçlamayalım; bu tablo bizim eserimiz:İyi bir kalça sahibi olmanın, iyi bir kafa sahibi olmaktan daha fazla prim yaptığı bir ülkeden ne bekliyordunuz ki? Kafasını çalıştıranların kafasını koparırken, kalçasını çalıştıranları baş tacı eden bir toplumda nasıl çocuklara "Göğsünü değil, kütüphaneni büyüt" öğüdü verebiliriz ki?Yasak çare değil...Beyin faaliyetine itibar kazandırmaya ve öncelikler konusunda topyekün bir hesaplaşmaya ihtiyacımız var.