31 Ekim 2010 Pazar

Allahtan

Bektaşi, her ne olursa "Allah’tan" dermiş.
Bir gün külhanbeyin biri, bu Bektaşi’nin ensesine, sultani bir sille aşketmiş. Bektaşi arkasına dönünce külhanbeyi ; 
-Baba efendi, ne bakıyorsun, Allah'tan, demiş. 
Bektaşi hiç düşünmeden şöyle seslenmiş : 
-Doğru be imanım! 
-Ben de Allah'tan olduğunu biliyorum ama, hangi pezevengin eliyle yaptırdığını merak ettim de, ona bakıyorum.

Bektaşi Fıkrası

Bektaşi’yi, üzerinde rakı şişesiyle yakalayınca “ramazan günü rakı içiyor”diyerek kadının karşısına çıkartırlar. 
Bektaşi yemini billah etmektedir:
-”Kadı efendi vallahi içmiyordum, sadece üzerimde taşıyordum, sorun bakalım içerken görmüşler mi?”
diye direnirse de ne kadıyı nede yanındakileri ikna edemez. 
Kadı son olarak kesin bir dille; 
-“Üzerinde taşıyorsan mutlaka içiyorsundur da” demiş.
Bunun üzerine Bektaşi:
“Kadı hazretleri, eğer içmeden taşımak suç ise, sizde zina aleti taşıyorsunuz, sizin masum olduğunuz ne malum.” der.

Bektaşi Kimdir ?

Bektaşi, Nasrettin Hoca gibi, bir tek birey değildir. Bektaşi, bir halkın felsefesinin, yaşantısının, imecesinin tek bir kişide simgelenmesidir.

Bektaşi fıkralarını oluşturan ana unsur, Bektaşi’nin almadığı abdesti, kılmadığı namazı, tutmadığı orucu, içtiği içkisidir. Ve yapmadığı ibadetlerin, içtiği içkinin derdi sofuları almış, Baba Erenler ise ince zekası ile sofulara cevap yetiştirmekle meşguldür. Fıkraların büyük çoğunluğu böyle doğmuştur. 

Baba Erenler, inançsız değildir.Onun yerdiği, dinin biçimci anlayışıdır. Hurafelere inanmaz, inancının sorgulanmasından hoşlanmaz, inancı gösteriş vasıtası yapanlardan hazzetmez, Bektaşi’nin garezi dine değil, dini zorlaştırana ve korku unsuru, gösteriş unsuru yapanadır. Hele ki imanının hesabını soranın vay haline!

Birçok Bektaşi fıkrasında kadı vardır. Kadı ile Bektaşi’nin yıldızları bir türlü barışmaz. Dini vecibelerini yerini getirmemek suçuyla(!) sık sık kadının karşısına çıkan Bektaşi, nüktedan cevaplarıyla kadıyı nakavt eder.

Hukuk Dedigin

Ingiliz yargic gece vakti parkta gezen kizi korkutan adama 7 yil 7 gun ceza verince sasiran gazeteciler sormuslar;
-"Adam kiza elini bile surmedi. Kizin cigliklarina yetisenler de adami yakaladilar."
-Bu ceza cok degil mi?

Yargicin cevabi hukuk literaturune gececek icerikteydi.
-Kizi korkutmanin cezasi 7 gundur. 7 yil ise; ingiliz kizlarinin gece parkta dolasma ozgurlugune saldirmanin cezasidir.

Calismak Icin Sizi Hangi Yontem Zorlar

1-Sirtinizin Sivazlanmasi
2-Ikna Edilmek
3-Zorlanmak
4-Onunuzde Kosan Bir Tavsan

28 Ekim 2010 Perşembe



Olayın kahramanları
Ç : Çocuk - B : Baba
Ç : Baba, sevişmek neden eğlencelidir ?
B : Sevişmek sana aynı, parmağınla burnunu karıştırmak gibi bir zevk verir,
bu yüzden çok zevklidir.

Ç : Peki kadınlar neden erkeklerden daha çok zevk alırlar ?
B : Burnunu karıştırdığında burnun parmağından daha çok rahatlar, değil mi ?

Ç : Kadınlar neden tecavüze uğramaktan, bu derece nefret ederler ?
B : Tecavüze uğramak, yolda yürürken birinin gelip burnunu karıştırması
gibidir. Bu hoşuna gider miydi ?

Ç : Hmm.. Kadınlar neden adet günlerinde seks yapmazlar ?
B : Burnun kanarken karıştırırmısın ? Onun gibi birşey.

Ç : Erkekler neden sevişirken prezervatif takmaktan hoşlanmazlar ?
B : Elinde eldiven varken burnunu karıştırmaktan zevk alır mısın oğlum ?

Ç : Baba, sana ooohaaaa demek istiyorum, süpersin yaaaaa !!!

İnsanların ahlakları yaşlandıkça bozulur

Bir gün küçük Thomas, bayan öğretmenine giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve;
Sorun nedir Thomas ?
- Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.
İstek konusunda bilgi verilen Müdür Thomas'a bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu.

Thomas tereddütsüz kabul etti ve test başladı.
- Söyle bakalım Thomas: 3X4

- Oniki
- Peki 6X6
- Otuzaltı Müdür bey
- Japonya'nın başkenti
- Tokyo
Ve test birbuçuk saat sürdü, 

Thomas hiç hata yapmadı.
Test sonuda öğretmen de soru sormak istedi.
Thomas ve Müdür bu isteği kabul ettiler.Öğretmen sorulara  başladı:
- Ineklerde dört tane, ben de iki tane olan nedir ?
- Bacaklar öğretmenim.
- Doğru; senin pantalonunun içinde olup, benim pantalonumun içinde olmayan nedir ?
Müdür bu soruya çok şaşırır....
- Cepler öğretmenim.
- Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir.
Velet tereddütsüz yanıt verdi:
- Afrika'dır öğretmenim.
- Yumusak olup, kadinlarin ellerinde sertlesen nedir ?
Müdür gözleri faltaşı gibi açılmış tam konuşacakken Thomas yanıtladı:
- Tirnak cilasi .
- Peki... bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir ?
Müdür kulaklarına inanamıyordu...
- Yatak öğretmenim.
- Vücudumun en nemli yeri neresidir ?
- Dil öğretmenim.
Nefes nefese kalan Müdür test'i bitirmeye karar verdi ve
- Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğruda Üniversiteye göndereceğim. Çünkü ben bu testi başaramazdım.

> --------------------------------------------------->

KISSADAN  HİSSE:>İnsanların ahlakları yaşlandıkça bozulur

ÇÖMELİVERDİM

Agir ceza hakimi, tecavuz davasini  yuruturken, karsidaki  cifte bakar. 
İri bir kiza, siska, celimsiz  kisa boylu  birisi tarafindan tecavuz edildigi iddia edilmektedir. 
Hakim buna bir turlu ikna olmaz, bu  kiza bu  adamin tecavuz etmis olabilecegine inanmaz ve olay yerinde kesif ve  tatbikat yapilmasina  karar verilir. 
Kesif gunu  dag basindaki bir  koye gidilir. 
Tecavüz olayinin, koy degirmeninin yakininda bir yerde gerceklestigi ifade edilir. 
Hakim delikanliyi  cagirir : 
- "Nasil oldu anlat"  der. 
Delikanli kizin yari beline  gelmektedir. 
Kızın yanina yaklasip  anlatmaya baslar . 
Hakim; 
-"Sen buna yetisemiyorsun nasil yaptin" der. 
Oglan 
-"Bir biriketin ustune cikip yaptim"  der. 
Biriketin ustune cikar gene yetisemez. 
Hakim kizinca "iki biriketti" der, gene yetisemez . 
Hakim kizinca  ucuncu biriketi koyar, biriketlerin  uzerinde dusmemeye 
Calisirken  hakim cok sinirlenir, 
-"Dogruyu soyleyin,.. Cildirtmayin beni"  der. 
Bu esnada  hakimin  cok kizdigini goren kiz, (duyulur-duyulmaz bir sesle) ve yorenin sivesiyle  konusur: 

-"Eccuk de ben comelivedim hakim bey" 

HİPODRUM MAFYASI


GÜVERCİN SİYASETÇİ İLİŞKİSİ

İki emekli parkta güvercinlere yem atıyorlardı.

Birincisi;

"Şu güvercinlere ne zaman yem atsam , siyasetçileri hatırlıyorum "dedi.

Diğer ihtiyar;   

- neden...??? diye sorunca ekledi ;   

" Yerde dolaşırlarken elimizden yiyorlar, havalanınca kafamıza sıçıyorlar..." 

minibüs diyalogları one

kizkardesim, kendince para ustu beklememek, soforden kufur isitmemek için, bozukluklarini denklestirir, parayi hemen yaninda, neredeyse tek ayak uzerinde duran adama uzatir sofore gondermesi icin. minubus tiklim tiklim dolu ve aylardan agustos'tur. tam parayi uzattigi sirada sofor frene basar ya da bir kasisten hizli gecer, minibus soyle bir havalanir asfalta konar. kizkardesimin avcunda tuttugu paralar da havalanip, lutfen sunu uzatir misiniz dedigi adamin, sicaktan mutevellit bagrina kadar acik gomleginden iceri dolar. adam metal paralarin sogukluguyla irkilir, hareket edebilecegi serbest alan olmadigindan pratik bir cozumle gomlegini pantolonundan cikarip tum bozuk para varligini yerlere sacar. tum minibus ahalisi, koro halinde yerlerden parayi toplar toplastirir sofore gonderirler. kardesim paranin yerine ulasmasindan hemen sonra inip taksiye atlar

minübüs diyalogları

yanyana olmayan, 2 kişilik oturma yeri boş kalmış minibüs'e carsafli iki kadin binmesi; kadinlardan genc olanin bos yerlerden birisinin yanindaki adama "kardesim sen kalk bakiyim su boş yere otur, biz de buraya yan yana oturabilelim" demesi; adamin "yahu siz bir oraya bir buraya otursaniza" demesi; çarsaflı kadının "ne yani sen benle bu bacıyı elalemin herifleriyle yanyana mı oturtucan?" demesi; bunun üzerine önden bir bayanın dönüp 
"hanfendi bakın, ben 20 dakikadir bu bayın yanında oturuyorum, hala da bana tecavüz etmedi, buyrun siz de oturun" demesi..
 
 


ÖĞRETMEN ÖĞRENCİ DİYALOGLARI;


hangisi dogru bunlarin?
sagdaki mi soldaki mi?
-hocam sagdaki dogru( hos ben kasindim orasi da oyle ya)
-otur dangalak!!! soldaki yanlis!!! (sene 1996 yer ataturk fen lisesi hoca mesih netekim yilliga koyduk basimdan gecen bu super olayi)
 
  
-hocam masteri bitirmişsiniz doktora vereceğiniz doğru mu?
-evet istiyorum
-mühendis olsa
-efendim?
-yok bişey...tebrikler
 
 
zil çalmış, hoca sınıfa girmiştir, arkadaş geç de olsa sınıfa dalar...
-nerdesin olm sen?
-şeyy hocam tuvaletteydim
-zili duymadın mı be! 
-duydum hocam
-eee nie gelmiyosun kaç saat oldu bıdıbıdı
-e hocam yarım mı bıraksaydım! 
-!?**?!*
 
arkalardan birisi yapılan espriye biraz şiddetlice güler. 
hoca : ne gülüyosun olm manyak mısın sen?
örenci: pardon hocam, size gülmüyodum. 
hoca: sen zaten benim neyime gülücen be eşşek herif, aslan gibi adamım ben.
 
 
hoca kitabını yere düşürmüştür, almaya uğraşır bi türlü muvaffak olamaz..
-ohooo hocam iki elinizle bi kitabı kaldıramadınız.
-zamanında ben iki elimle neler kaldırdım, bunu mu kaldıramıycam!
-...eoo...(peki)
 
 
 
cocuklar porno kulturu olamayan tasarım yapamaz
sınıf:????!!!!!?? nasi yani?
 
 
-hocam bizim dersanede etüdümüz var erken çıakbilirmiyiz
-olmaz öle şey burası izmir her an herşey olabilir ben sorumluluk kabul edemem
-yaa hocam dolmuşa binip gidicez işte nolcak
-valla nolcağını ben bilemem lastikmi patlaaar şoför mü atlar orası belli olmaz
 
 
-hocam boy abdesti almamız gerektiğini nerden anlicaaz?
-ıslak rüya görürsen iş...
-o ne demek?
-uyandığında altın ıslanmıştır şimdi.
-ne yani altıma işiyince cenabet mi oluyorum?

HAYRANIM SANA

Korkmuyorum
Ruhumdaki fırtınada boğulmaktan
Karanlıkta yollarımı kaybetmekten
Biliyorum kurtarırsın beni sen
Işığım deniz fenerim
Işığım
, sana aşığım

YÜREĞİM KANIYOR

Sakin göllerin kuğusuyduk,
Salınarak suyun yanağında.
Ve okşayarak nilüfer saçlarını gecenin.
Sonumuzun adım-adım
Yaklaştığını görürdük...
 
Yarılan ekmeğin buğusuyduk;
Paylaşılan zeytin tanesinin,
Yüzümüze saldıran yağmur avanesinin.
Biz hep üşüyen burnumuzu
Avucumuzda hohlayarak yürürdük.
 
Hiçbir hesabımız yoktu kimseyle.
Hiçbir aykırı yanımız,
Hiçbir yalanımız...
Gözüm yaşarıyor,
Yüreğim kanıyor...
Olmasaydı sonumuz böyle!..
 
Biri, saksımızı çiğneyip gitti.
Biri, duvarları yıktı,
Camları kırdı.
Fırtına gelip aramıza serildi.
Biri, milyon kere çoğaltıp hüzünleri
Her şeyi kötüledi,
Bizi yaraladı...
 
Biri şarabımızı döktü,
Soğanımızı çaldı.
Biri, hiç yoktan vurdu,
Kafeste garip kuşumuzu!
Ciğerim yanıyor,
Yüreğim kanıyor...
Solmasaydı gülümüz böyle!.
 
Dağlarda çoban ateşiydik,
Sarmalayarak acı bir sevda masalını
Ve hıçkırarak
Hırçın rüzgârların kavalını...
Namlunun, bağrımıza
Sinsice sokulduğunu bilirdik...
 
Ceylanın pınara inişiydik,
Vedalaşan birkaç damla gözyaşının;
Tenine kan bulaşan
O masum çakıl taşının...
Oysa biz dualarımızda hep
Birbirimizden daha önce
Ölmeyi dilerdik...
 
Bazı sorumluluklarımız vardı,
Hayata ilişkin.
Bazı basit sorularımız,
Anlaşılır bazı sorunlarımız...
Göğsüm daralıyor,
Yüreğim kanıyor...
İncinmeseydi gençliğimiz böyle...
 
Birer yolcuyduk,
Aynı ormanda kaybolmuş.
Aynı çıtırtıyla ürperen birer serçe.
Hep aynı kaderde buluşurduk
Sevmeye tutuklu gibi...
 
Birer tomurcuktuk hayatın kollarında.
Birer çiğ damlasıydık,
Bahar sabahında,
Gül yaprağında...
Dedim ya,
Hiç yoktan susturuldu şarkımız!
Yüreğim kanıyor,
Yüreğim kanıyor...
Bitmeseydi öykümüz böyle!..
Yusuf HAYALOĞLU
 

 

27 Ekim 2010 Çarşamba

RÂBÎAİ ADEVİYYE


Bir gün namazda iken evine hırsız giren Rabia: 
Namazını bitirinceye kadar hırsızın birşey bulamayıp eli boş döndüğünü anlayınca seslendi: 
"Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek'at namaz kıl da, emeğin büsbütün boşuna gitmesin..." 
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh haline kapılmıştı: 
Hemen abdest alıp orada namaza durdu:
Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti: 
"Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak birşey bulamadı, onu senin kapına gönderdim. 
Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin..." 
Namazı bitiren hırsızın, tevbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca; bu defa da şöyle yalvardı: 
"Yâ Rab; bu adam kapında birkaç dakika bekledi hemen kabul ettin, ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabûl edilemedim..." 
Kulağına gelen ses şöyleydi: "üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik..." 

 
 


İki şey 'Kalitesiz İnsan'ın Özelliğidir;


1- Şikayetçilik

2- Dedikodu  

 


23 Ekim 2010 Cumartesi

Aile Toplantılarının Önemi

Aile içinde keyifli bir şekilde yaşamak ve karşımıza çıkan sorunları başarıyla çözebilmek için daha farklı bir yöntem izlememiz gerekir.

Aileyi ilgilendiren bir sorunda başarılı bir çözüme ulaşmanın ön şartı, konuyla ilgili herkesin bir araya gelmesi ve görüşlerini rahatlıkla dile getirebilmesidir.

Bu şu anlama geliyor; aile kendine zaman ayırmalıdır.

Bunun için psikolojinin önerdiği yöntem "Aile Toplantıları"dır.

Bu toplantıda, ailenin tüm bireyleri, belirli konuları paylaşmak için haftanın belirli bir gün ve saatinde bir araya gelir.

 Konusu Ne Olabilir……….?

Bu gün ve saat, önceden her bir üyenin fikri alınarak belirlenir ve bir takvime bağlanır. Böylece toplantılarda demokratik katılım ilkesi bu noktadan itibaren uygulanmaya başlamış olmaktadır.

-Sorunlar,

-Zıtlıklar,

-Zorluklar,

-Üzüntüler,

-İleriye dönük projeler vb. konular, bu toplantıda ele alınır.

Bunlara Dikkat Edin……..!

İlk toplantıdan itibaren kararlar hep birlikte alınmalıdır.

Başlangıçta toplantıların kısa tutulmasında fayda vardır.

Toplantı sonrasında beraberce yemek veya tatlı yemek gibi faaliyetlerle olayı daha sıcak ve eğlenceli kılabilirsiniz.

Aile toplantılarının sadece sorunların konuşulduğu bir ortam haline gelmesinden de kaçınmak gerekir.

Toplantıların bir dayatma olarak algılanmasından kaçınmalı, son sözü her zaman aile üyelerinin hep birlikte söyleyeceğini önemle vurgulamalısınız. Örneğin aile her hafta toplanmak istemeyebilir, bazı uygulama örneklerindeki gibi sekreter, başkan seçmek istemeyebilir.

Aile toplantılarının en önemli özelliği, kararların sadece anne baba tarafından değil, demokratik bir şekilde, çocukların da katılımıyla hep birlikte verilmesi esasıdır.
Hiç kimsenin kaybetmemesi, herkesin kazanabilmesi için toplantılarda verilen karara "hayır" diyen olmamalı herkesin onayı alınmalıdır.

Oylama yapılmamalı herkes için uygun olan çözümde uzlaşıncaya kadar konu ele alınmaya devam edilmelidir, çünkü oylama yapıldığında bir taraf kazanırken diğer taraf kaybedendir.

Eğer toplantıda görüşülen konu üzerinde uzlaşma sağlanamazsa bir sonraki toplantıda tekrar görüşülebilir.

Nerede Yapılırsa En İyi Sonuç Alınır……..?

Bu toplantılar aynı zamanda gezi, tatil ve alışveriş gibi planların yapıldığı, ailenin birlikte işbirliği havasında hoşça zaman geçirdiği bir yer olmalıdır.

Faydası Ne……?

Kendilerini ifade etmelerine fırsat verilen çocukların;

-Özgüveni artar,

-Yaşamlarını denetleyebildikleri düşüncesi ile birlikte bağımlılıktan kurtulurlar

-Sorumluluk alma konusunda daha istekli ve başarılı olurlar.

-Kendilerini aile içinde kararların alınmasında, kuralların konulmasında büyüklerle eşit oranda söz hakkı olan, bir ekibin etkin üyesi bireyler olarak duyumsarlar.

- Ailenin tüm üyelerinin demokratik katılımıyla gerçekleşen bu toplantılarda alınan kararlar daha niteliklidir

- Çünkü bu tarz bir uygulama sonucunda herkesin fikri alınıp herkes için uygun olan kararda uzlaşılır. Yani kazananlar ve kaybedenler yoktur

-Aileyi ilgilendiren problemlerin çözümünü sağlamanın yanı sıra çocukların toplantı süreci içinde insan ilişkileri konusunda deneyim kazanmasına da fırsat sağlayan bir eğitim ortamıdır

Bu tarz demokratik bir ortamda yetişen çocuklarda;

-İç disiplin gelişir

-Problem çözme becerileri gelişir.

Olmazsa Ne Olur……..?

Çoğu ailede bu konuşmalar, bir görüş alışverişi ve bunun sonucunda bir karara varmaktan çok, üyelerden birinin, genellikle de anne/babanın çocuklarıyla ilgili konularda aldığı kararları çocuğa bildirmesi şeklindedir.

Böylesi durumlarda, görüşünü dile getiremeyen ve alınan karara uymak zorunda kalan birey;

- Kendisini baskı altında hisseder.

-Aile üyeleri arasındaki sıcak ilişki bozulur,  

-Baskılanan kişinin özgüvenini zedelenir.

-Ayrıca, sorunun çözümü de güçleşir, çünkü kararda söz sahibi olmayan üye, doğaldır ki, benimsemediği bir çözüm için yeterince uğraşmayacaktır.

-Aynı sorunlar tekrar tekrar gündeme gelecek ve belki de kolayca çözümlenebilecek bir konu sürüp giden bir probleme dönüşecektir.

Anne ve Babanın Dikkat Etmesi Gerekenler.

Aile toplantılarında aynı zamanda anne–babanın doğru bir şekilde rehberlik yapması önem kazanıyor.

Anne-babalar çocuklarına doğru bir şekilde model olabilmek için insan ilişkileri ve etkili iletişimin ilkeleri konusunda önce kendilerini bilgilendirip eğitmelidirler.

-İletişimin;

-Dinleme,

-Anlama,

-Karşıt fikirleri kabul etme,

-Saygı gösterme,

-Olumsuz duygu ve düşünceleri suçlama,

-Yargılama ve eleştiri yapmaksızın ifade edebilme gibi temel ilkeleri anne baba tarafından etkili bir şekilde kullanılabilmelidir.

 Toplantılarda başlangıçta çocukların sorunlarının ele alınmasında fayda vardır. Dinlenildiğini ve anlaşıldığını gören çocuklar yetişkinleri dinleme ve anlamada daha istekli olurlar.

22 Ekim 2010 Cuma

Acele karar vermeyin..


       
        Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer... Lao Tzu bu
        öyküyü çok sever, anlatırmış...
        Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir... Ama kral bile onu
        kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral at
        için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam
        satmaya yanaşmamış... 'Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan
        dostunu satar mı?' dermiş hep...
       
        Bir sabah kalkmışlar ki, at yok... Köylü ihtiyarın başına toplanmış.
        'Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları
        belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
        Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler. İhtiyar 'Karar vermek için
        acele etmeyin' demiş. 'Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan
        ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir
        talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu
        olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.'
        Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.
       
        Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş... Meğer
        çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12
        vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp
        ihtiyardan özür dilemişler. 'Babalık' demişler. 'Sen haklı çıktın.
        Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu
        senin için. Şimdi bir at sürün var.' 'Karar vermek için gene acele
        ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
        Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz
        bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini
        okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?' Köylüler bu
        defa açıktan ihtiyarla dalga geçmemişler ama, içlerinden 'Bu herif
        sahiden gerzek' diye geçirmişler.
       
        Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek
        oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul
        şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler
        ihtiyara... 'Bir kez daha haklı çıktın' demişler. 'Bu atlar yüzünden
        tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası
        da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler.
        İhtiyar 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap
        vermiş. 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.
        Ötesi sizin verdiğiniz karar... Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle
        küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla
        bildirilmez.'
       
        Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.
        Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
        Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün
        gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
        kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp
        köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara
        gelmişler. 'Gene haklı olduğun kanıtlandı' demişler. 'Oğlunun bacağı
        kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye
        dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil,
        şansmış meğer.' 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş, ihtiyar.
        'Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim
        oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
        hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.'
       
        Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: 'Acele karar vermeyin. O
        zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına
        bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması
        halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi
        durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme
        halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla
        sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken,
        başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin
        hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.'

       
       



18 Ekim 2010 Pazartesi

FIRKA-I NACİYE

İslâmî akideyi en net ve sağlam şekliyle kabul eden topluluk.

Bu deyim iki kelimeden meydana gelmiş bir isim tamlamasıdır.

Naciye kelimesi Necat kelimesinden türetilmiş olup kurtuluş, kurtulmak, refah ve saadete ermek, umduğuna kavuşmak manalarına gelir.
Şu halde, Fırka-ı Naciye, kurtuluşa eren, ahiretteki her türlü azaptan beraat ederek, necatını, kurtuluşunu eline alan topluluk, zümre demektir.

Bence senin aşkın yalanmış, ben yalanmamışı severim..

 

Malatyalı Fahri Kayahan


Nazlı yare fiske ile taş attım
Geri döndü bana delisin dedi
Bir buse istedim al yanağından
Çevirdi dirseğin alırsın dedi

Bir mine gerdanı boyudur yüce
Hayın genç ömrümü çürüttün koca
Dedim ey kız konak eyle bir gece
Ecelin yetmeden ölürsün dedi

 

17 Ekim 2010 Pazar

KARTALIN YENİDEN DOĞUŞU!

Kartal, kus türleri içinde en uzun yasayanıdır. 
70 yıla kadar yasayan kartallar vardır. 
Ancak bu yasa ulaşmak için, 40 yaslarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır. 
Kartalın yası 40'a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. 
Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. 
Kanatları yaslanır ve ağırlaşır. 
Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. 
Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. 
Dolayısıyla kartalın burada iki secimden birisini yapması gerekir. 
Ya olumu seçecektir ya da yeniden doğusun acili ve zorlu surecini göğüsleyecektir. 
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. 
Bu yönde karar verirse kartal bir dağîn tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artik uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvası da kalır. 

Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya baslar. 
En sonunda kartalın gagası yerinden sokulur ve düşer. 
Kartal bir sure yeni gagasının çıkmasını bekler. 
Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. 

Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya baslar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 veya daha uzun sureli bir yasam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir. 

Kendi yaşamımızda tekrar tekrar yeniden doğuş sureci yasamak zorunda kalırız. 

Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. 

Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz. 

'Geride kalanları unutmak ve önümüzde bizi bekleyenlere ulaşmak için hedefime doğru ilerliyorum.' 

İmdaaat, ailem beni öldürüyor!


On altı yaşındaki biricik kızınız, bir doğum günü partisine gitmesine izin vermediğiniz için krize girip, evin bütün camlarını indirdikten sonra polisi arayıp, 'İmdaaaat! Ailem beni öldürüyooorrr!' ihbarı yapsa ne hissedersiniz? Gerçek olamaz gibi geliyor ama hafta sonu, bir arkadaşımın başına gelen aynen bu... Gece yarısından sabaha kadar polis polis, hastane hastane gezmek zorunda kaldılar anne-baba-çocuk. 

Oturdukları nezih sitede yer yerinden oynadı. Yüksek aidatlı mutlu aileler birliği derin yara aldı. Yakın akrabalar gözyaşına boğuldu. Anne, on yaş birden yaşlandı. Baba... Olayda en perişan olan kişi; kızının artık onu sevmeyeceğinden korkuyor! Korkmak ne kelime, tir tir titriyor. Acı çekiyor. Büyük bir acı...

SON MODEL KIZ BABALARI

Şimdiki babalar kızlarına aşık. Haklılar. Belki de hayatlarına giren en güzel, en havalı, en fettan kız o... Bir zamanlar reddedildikleri ilk aşklarından bile daha güzel... 'O'nun en sevdiği, en bağlı olduğu erkek olmak bambaşka elbette... 'Aşk' bu işte! Fakat ergen yasaları devreye girdiğinde tüm devreler yanıyor. Bir bakıyorsunuz,  biricik prensesiniz sizden nefret ediyor! Aşkın yıkamayacağı hale gelene kadar akla karayı seçmiş, sapasağlam ayakta durmuş... Fakat prensesinden yediği yeniyetme tekmeleriyle nakavt olmuş nice kapı gibi baba var... Yüzlerindeki derin kederden tanıyabilirsiniz onları... Kızlar, kalp kırmaya babalarından başlarlar... Usul öyledir; onların acısı, bizim zaferimizdir. .. 
Biz gene, altı üstü 'çocuk'tuk. Şimdikiler resmen, 'dünyayı kurtaran adam/kadın' namzeti... Şimdiki zaman ebeveynlerinin yediği kazık daha büyük o yüzden. Çünkü hepsi, 'numune' birer çocuk yetiştirdiklerinden emin. Dünya onların çocuğunun etrafında dönüyor. 

PATRON ÇOCUK - İŞÇİ AİLE

Biz büyürken 'Ben annem gibi olmayacağım' modası vardı. Bir gün annem bulaşık yıkarken, mutfak tezgahına zıplayıp oturdum ve o iğrenç ergen alaycılığımla, 'Biliyor musun, ben senin gibi bulaşık yıkayarak geçirmeyeceğim hayatımı' dedim. O kadar alındı ki annem... Dolan gözlerini göstermemeye çalışarak, 'Kötü bir şey değil ki yaptığım' diyebildi... Üstünde durmadım, çünkü ben de kötü bir şey söylediğimi düşünmüyordum... Zamanın ruhu öyleydi. 
Özgürlüğe aç neslimiz büyüdü, evlendi, üredi ve 'şimdiki zaman ebeveynleri' kolonisini kurdu işte; 'Ben annem/babam gibi olmayacağım' ebeveynleri. .. Çocuklarını, bütçelerini kat kat aşan okullara göndermek uğruna; yüksek limitli kredi kartları karşılığında hayatlarını ipotek ettiren... Çareyi, çocukları aracılığıyla sınıf atlamakta gören anne-babalar. Olmak istedikleri kişiyi yetiştirmeye yeminli çiftler...
Evlatlarını hayata 'avantajlı' hazırlamak ve mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sonsuz sevgi ve samimiyetle, üzerine titriyorlar. İyi anne-baba olmak için bütün hünerlerini sergiliyor, yetmediği yerde tereddüt etmeden kendilerini aşıyorlar. Çocuğun isteklerini beş yıldızlısından karşılamak birincil görevleri ve bunu, can-ı gönülden yapıyorlar. Biricikleri; sevildiğinden, güvende olduğundan, ailesinin her daim arkasında olduğundan emin bir şekilde büyüyor. Ama ergenlik gelip çattığında; şirret bir 'patron'a dönüşüyor o çocuk! İstekleri aksatıldığında ya da 'bütçe'den bahsedildiğinde ortaya çıkan 'cadaloz'un karşısında ezilip büzülüyor anne-baba. 
Kendi başına barınabilecek ya da karnını doyurabilecek durumda olmayan, ebeveynlerinin imkan ve hizmetlerine muhtaç, yeniyetme bir patron! Ve ona her şey dahil hizmet/eğlence sunmakla görevli, zavallı ailesi...

YARIN NE OLACAK? 

En fenası da; bu numune çocukların, popüler olmayan hiçbir şeyi kendilerine layık bulmamaları.. . Kılık kıyafetten gidilen mekanlara/kurslara/ tatillere, alınan cep telefonundan bilgisayara, bikiniye kadar böyle... Onlar, her şeyin en iyisini hak ettiğine inandırılarak yetiştiriliyorlarsa. .. Suç kimde? Peki, yarın mezun olduklarında; hangi iş, hangi ofis, hangi maaş, hangi aşk, hangi hayat kesecek onları? Beş yıldızlı çocukluktan sonra adım atacakları gerçek dünya yetecek mi bu biriciklere? 
'Böyle bir dünyaya çocuk getirmek' tartışması mazide kaldı sonuç olarak, sevgili okuyucu. 'Bu dünyanın tozunu atacak bir çocuk yetiştirebilecek miyim?' derdine düştü artık ebeveynler. Fakat ilkel ergenlik dürtüleri bütün planlarını bozuyor. Çünkü bir ergenin, tüm zamanlardaki tek isteği; ailesinden kurtulmak! Yasalar böyle... 

KESİN İNANÇLILAR (KİTLE HAREKETLERİNİN ANATOMİSİ)


KİTABIN KONUSU:

Çeşitli insan tiplerinin kitle hareketlerine neden katıldığı ve bu hareketlere neden inandığı konusu üzerinde durmaktadır.

Ayrıca kitle hareketlerinin hangi şartlarda ve durumlarda ortaya çıkabileceği bu hareketlerin insanları nasıl etkileyeceği , kişilerin bu kitle hareketleri içerisinde yer alma nedenleri bu kitap ta anlatılmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ:
           Çevreleri  tarafından korkutulmuş  kişiler , durumları ne kadar kötü olursa olsun değişiklik düşünmezler.

           Hayal kırıklığına uğramış kişi için bir kitle hareketi ya bütün benliğin değişmesi imkanını vaat eder veya gaye , ümit , güvenme , öğünme  ve değer gibi nitelikler vaat eder.

           Bir hareket ne kadar makamlar kurar  ve mevkii dağıtırsa o kadar daha düşük kalitede kimseleri kendine çeker ve sonunda bu  siyasi askıntılar başarılı bir partiyi öylesine sararlar ki  başlangıçtaki hareket , artı k ilk idealistler tarafından tanınmayacak hale gelir .

            Bir kitle hareketinin durdurulması , o hareketin yerini almak üzere başka bir hareketin geliştirilmesi veya ortaya çıkarılması ile mümkündür.Örneğin Katolikliğin kitle hareketi ruhunu canlandırdığı bir ülkede , kominizmin yayılması önlenmiş olur.

BİRLİKTE HAREKET VE NEFSİNDEN FEDAKARLIK :

             Bir topluluğun karakter ve kaderi çoğu kez onun en kötü elemanları tarafından belirlenir.Bir ulusun az etken olan çoğunluğu orta bölümdedir.Bu vasat insanlar en iyi ve en kötü olanlar tarafından etkilenir ve biçimlendirilir.

              Avrupa ülkelerinde toplumu rahatsız eden kişilerin bir okyanusu aşarak yeni bir kıta da yeni bir dünya kurmaları tarihin bir cilvesi değildir, bu yeni dünyayı ancak böyleleri kurabilirdi.

              Fertlerin yaratıcı gücü kayboldukça , bir kitle hareketine katılma eğilimlerinin gittikçe belirli bir şekilde arttığını görmek enteresandır.İçindeki yaratıcılığın gittikçe kuruması sebebi ile gerileyen yazar, sanatkar  ve ilim adamları er geç  ateşli  vatanperverlerin , ırkçılık simsarlarının ya da mukaddesatçıların kamplarından birine sürükleneceklerdir.

               Kitle hareketlerine potansiyel taraftar olmaya en uygun kişi , kendinin , küçük , anlamsız ve yoksul olan yönlerini maskelemek üzere içine karışacağı ve içinde kişiliğini eriteceği bir topluluktan , yoksun olan kişilerdir.Aile , kabile , vatan vs. bağlarının zayıfladığı ve çöküntü halinde olduğu bir yer bulan kitle hareketi derhal oraya sokulur ve meyvelerini toplamaya başlar. Bu bağların kuvvetli olduğu yerlerde ise bunları koparıp zayıflatmak için hücuma geçer.

              Bir kitle hareketinin başarılı olması için daha ilk anlardan itibaren kapalı bir teşkilat kurması ve bütün taraftarlarını bu teşkilat içinde eriterek teşkilatın ayrılmaz bir parçası haline getirebilecek güce sahip olması gerekmektedir.Bir yeni kitle hareketinin yaşayıp yaşayamayacağını , onun doktrinindeki  gerçek payından ve vaatlerinin uygulanma kabiliyetinden çıkarmaya çalışmak boşunadır.Anlaşılması gereken bir olgu varsa o da söz konusu teşkilatın, hayal kırıklığına uğramışları hangi süratle ve ne derece etkili olarak bünyesinde eriteceğidir.

               Topluma uyamıyan  kişiler huzursuzdur, tatminsizlik içindedirler.Gayelerine ulaşıncaya kadar en güzel yıllarının ziyan olacağı endişesi içindedirler.Bunlar , aldatıcı bir kitle hareketinin çağrısına hazır olmakla beraber her zaman vefalı taraftarlar olamazlar.

               Dini ve devrimci hareketlerin bir kitle hareketi durumuna geçip geçemeyecekleri, ortaya attıkları doktrinden (öğreti) ziyade fedakarlık ve beraberlik sağlamak için giriştikleri çabanın derecesine bağlıdır.

               Bir şahsı nefsinden fedakarlık yolunda geliştirmek için , ferdi kimliğinden ve şahsına özel başkalıklardan ayırmak gerekir.Her şey den önce, asla bu kimse kendini yalnız hissetmemelidir.Bir ıssız adada olsa bile bağlı olduğu  grubun gözlerinin kendi üstünde olduğunu  hissetmelidir.O kimse için , bu grubun haricine çıkarılmış olmak , hayatının yok olması ile eşit sayılmalıdır.

               Bir kişi işkence veya imha edilme durumuna düştüğü vakit kişisel kuvvetine güvenmesi imkansızdır.

KİTABIN ANA FİKRİ:
Söz ustaları olmadan bir kitle hareketi başlatılamaz;müfritler olmadan da bir kitle hareketi devam ettirilemez

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Yazar 1960 yıllarda vefat etmiş ve bu yıllardan sonraki kitle hareketlerini izleme fırsatı bulamamışsa da genel olarak meydana gelen kitle hareketlerini algılamak,tahlil etmek için güzel bir başvuru kaynağı niteliğini taşımaktadır.Hz.Muhammed ve Hz. İsa ile ilgili görüşlerini isabetli bulmasam da bu kitabın yayımlanmasında ciddi bir emeğin çekildiği ve bir çok kitle hareketinin incelendiğini gözlemledim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Almanya dan ABD ye göç eden bir ailenin çocuğu olan Eric küçük yaşta önce annesini kaybediyor Çocukluğunun 7-15 yaşları arasını kör olarak geçiren Eric Hoffer hiç okula gitme fırsatını bulamıyor.Kısa bir süre sonra da babasını kaybedince yaşadığı yeri terk ederek Los Angeles şehrine yerleşiyor ve burada Şehir Kütüphanesinin yanında bir oda tutarak kütüphanedeki hemen hemen tüm kitapları okuyor. Açlık , yoksulluk tehlikesi nedeni ile hamallık ve limanlarda dok işçiliği yapıyor ve sürekli toplumun en alt tabaka insanları ile iç içe yüz yüze yaşıyor.Yaşamının bu dönemindeki izlenimleri Eric Hoffer a toplumdaki orta sınıf insanların hiç bir değişime müsait olmayadığını bu orta sınıfın sürekli en iyiler ve en kötülerin etkisinde kaldığı hep onlar tarafından yönlendirildiği fikrini oluşturuyor.Bu çizgide düşünen ve incelemeler yapan Eric Kesin İnançlılar isimli eserinin fikirsel temellerini, toplumun bu “AYAK TAKIMI “ diye tabir edeceğimiz insanlarının arasında yaşarken oluşturuyor.
 Hoffer  şehir hayatı ile ilgili olarak şunları savunuyordu:”Tarihte büyük eser yaratan kişiler hep büyük şehirlerde ortaya çıkmışlardır.Yaratıcı kimseler köyde, ormanda , kırda , dağ başlarında ortaya çıkmıyorlardı.Nasıl çıksınlar ki yabancı şeylerin hoş karşılanmadığı ortamlarda ne yaratılabilirdi ki ? İnsan şehirde insanlığını bulmuştur. Şehir olmaksızın insan da bir şey değildir.Ancak ne var ki insanı kokuşturan , dejenere eden de bizzat şehirdir.Eğer biz şehirlerimizi yaşayabilir ve  yaşanabilir kılmazsak bazı büyük ulusların ölümünü görebiliriz.”

Yaşamının hiç bir döneminde bu insanlardan ayrı düşmek istemeyen Eric Hoffer kitaplarının yayınlanması , TV programlarına konuk olarak çağrılması üzerine meşhur bir insan oluyor ama hiçbir zaman bu arkadaşlarından ayrılmıyor.Kesin İnançlılar adlı eser uzun yıllar üniversitelerin bir çok bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutulmuştur.

ERİC HOFFER

14 Ekim 2010 Perşembe

MESLEK YORUMLARI :))

Yahu sen inşaat mühendisiydin di mi?
- Evet??
- Baksana bu bina yikilir mi?
- Ne bileyim ben, bisuru testi var bu işin oyle karpuza vurur gibi anlasilmaz bu isler!
- Ne bicim muhendissin lan sen?
-.......
*- Bolum ne?
- Makine muhendisligi
- Kac tane kiz var lan sizde ??
-........

*
- Ne cikacan mezun olunca?
- Gemi insaat muhendisi.
- Ha, kaptan felan yani.
- Yok ebe olacaz.

*
- Meslegin ne evladim?
- Kimya muhendisiyim amca.
- Sabun, sampuan felan...
- Yok amca oyle degil; daha bi zor.
*
- Abi senin bolum bilgisayardi di mi?
- Evet?
- Ya 6 haneli icq numarasi nasi aliyoruz? Ogretmislerdir size....
- Tabi tabi. okulda ders var ICQ101 diye ama ögretmediler, bilmiyorum.

*
-Ne muhendisisin?
-Endustri muhendisi
-Ne endustrisi ?

*
Arkeoloji bolumunde okuyan bir kisi tarafindan, bilgisayar muhendisliginde okuyan bir kisiye yoneltilmis soru:
- Abi sen bilgisayar muhendisliginde okuyordun dimi?
- Evet.
- Size hackerlik yapmayi ögretiyorlar mi, boyle bir ders var mi?
- Lan, siz de tarihi eser kacakciligi diye bir ders var mi?

*
- Abi nerde okuyodun sen?
- Makine muhendisligi
- 4 yillik mi?

*
- Ne muhendisisin?
- Bilgisayar
- Bu bilgisayarlar nasil calisiyorlar kuzum?
- Iclerinde elektronik devreler var, ikili mantiga gore...
- ??!
- Bosver, sen tak fisi calisir onlar..

*
- Ne muhendisisin?
- Bilgisayar
- Yav bizim oglana soyle iyi bisey, oyunlu falan, toplasak kaca cikar?

*
- Bilgisayar muhendisligini kazandigina gore cok zeki olmalisin.
- Yok ya o kadar degil
- Salak misin yani?

*
- Emre aslanim sen makine muhendisiydin de mi?
- Evet mahmut amca.
- Vallahi tebrik ederim seni.. ya bu arada bizim sofben bozuldu, musait olduğun bi zaman diyodum.
* < BR>- Yavrum insaat muhendisi mi olacaksin sen?
- Evet teyzecim.
- Ayy canim benim peki is mis bulabilecek misin cikinca, master yapacak misin? master yapmadan da bir anlam yok artik . Muhendis kayniyor ortalik.
- ....Saol ya. Bunlari hatirlattin ya huzura kavustum simdi. Bozmasaydin ya su guzel ortami, daha iyi olmaz miydi?

*
- Ne is yaparsin sen?
- Haberlesme muhendisi
- Yaw bu nokialarda radarin yeri tespit ediliyo mu. Nasil oluyo o ?
- Benim bu telefona nerden muzik yuklenir ?
- Sen simdi telefon felan yapabiliyon mu bana da yap
- Bu uydu kanallar sifresiz felan nasil izleniyo onun bi aleti varmis, var mi sende

*
- Senin okudugun bolum ne yiğenim?
- Genetik muhendislii diyorlar teyzecim.
- Vah vah tip fakultesi tutturamadin m yavrum, boyle genetik muhendisi olucan.?
- Kandan cerahatten pek hoslanmam.

*
- Hmm yazilim muhendisligi nasil oluyor o?
- Bilgisayar yazilimi uzerine.
- Yazi mi yazyorsun yani bilgisayarda?
- Evet yazi yaziyorum bilgisayarda. (la havle)

*
- Ahmet makina muhendisligi zor muydu?
- Tabi oolum. termo, mukavemet, akiskanlar.. bunlari gecene kadar arkamdaki killar ağardi.
- Helal olsun valla. Ya benim evdeki musluga bi bakiverse lan, damlatiyo kac gundur.. o da akiskan sonucta. he ne dersin?
-Allah belani versin derim baska bisey demem.

*
- Sen simdi ne okuyodun?
- Bilgisayar muhendisligi
- Evladim bosuna okuyosunuz siz, simdi cocuklarin hepsi bilgisayar kurdu, bizim oglan butun gun internet cafede.
-Tabii amca, anliyorum..

*
Iscilerin işe yeni girmis makine muhendisi hakkindaki yorumlari:
-Bak mesela su yeni giren muhendis var ya ..
- Hee.
- CNC nin "S" sinden bile anlamiyo..
- CNC de "S" var mi ki lan?
- Neyse iste anlamiyooo..

*
- Ne okuyorsun sen?
- Peyzaj mimarligi
- Ne yapar o?
- Dogal cevreyi bozmadan insan gereksinimlerini karsilamak icin incelemeler ve planlar yapar. Kentlerdeki parklarin, bahcelerin,! tarim a lanlarinin ve yollarin....
- Ha yani bahcivan olucan

3 Ekim 2010 Pazar

HANGİ VATAN SAĞ OLSUN….?

Pamuklara sarıp yetiştirdin çocuğunu.
Bebekken geceleri kalkıp, ayakucunda nefesini yokladın,
İçinde her anne gibi hep bir garip korku, ya ölürse... !
Önce okul kapısında bekledin,
Sonra
"arkadaşlarım dalga geçiyor" dedi,
Pencere önünde gözledin dönüşünü...
5 dakika gecikse,
Ruhun sıkıldı hep,
Araba mı çarptı? Biri mi sataştı? Düştü dizi mi yarıldı?
Sonra büyüdü,
"aman okusun" dedin,
Bin bir zorlukla bir üniversiteye girdi,
Hiç bir şeyini eksik etmedin.
Evde, malda, mülkte değildi gözün.
Yemedin yedirdin, giymedin giydirdin.
Oğlunu üç kuruş "helal" maaşınla adam ettin.
Ve bir gün askerlik geldi dayandı kapıya...
Senin gibilerin evladı nerelere giderse o da oralara gitti.
Otobüs terminalinde arkadaşları
" en büyük asker bizim asker" diye
Omuzlarına aldığında bile için titredi.
"aman düşeceksin oğlum, Bir yerin incinecek, Aman oğlum"
O nöbetteyse sen de nöbette,
Operasyondaysa tetikteydin.
Bebekken nasıl dinliyorsan, öyle dinledin nefesini kilometrelerce öteden.
İçinde hep bir garip korku, Ya ölürse...
Bir eylül günü kara haberi geldi oğlunun
Subaylar eşliğinde.
Sonra
Kameralar yığıldı kapının önüne..
Haberi duyan geldi, duyan geldi...
Ertesi gün cenazede tanıdığın, tanımadığın bir sürü insanın önünde,
İçin taş kesmiş, damarların koparılmışken,
Son bir kez saramadığın oğlunu
Buz gibi çerçevelenmiş bir resimde arıyorken,
Herkes senden aynı iki kelimeyi bekledi.
Sen demedin, diyemedin,
"vatan sağ olsun" diye....
"hakkımı helal etmiyorum" diye haykırdın,
"etmiyorum, hakkımı” helal etmiyorum"
Hakkını helal etmediğin;
Kendi çocukları Amerika’da okurken, seninkini ateşe atanlardı.
Hakkını helal etmediğin
Senin oğlun çelik yeleksiz kimin eliyle beslendiği belli düşmana koşarken,
Uğruna savaşılan vatan toprağını pazarlıkla satanlardı.
Hakkını helal etmediğin
"haram" yiyip "helal" üzerinden politika yapanlardı.
Şimdi "vatan sağ olsun" demeni bekliyorlar senden.
Yarın Lübnan’da muhtemelen üzerinde made in USA yazan bir kurşunla
"yanlışlıkla" öldürülen bir başka evladın annesinden de
Aynı şeyi bekleyecekler.
Sen oğlunun hasretinden bayram sabahları
Şehitlikteki taş mermerleri severken,
Onlar hava alanında Amerika'dan dönen oğullarını bekleyecekler.
Akşam haberlerinde, onların oğullarının açtığı pastörize yumurta fabrikalarını göreceksin.
Onların oğulları Amerikan bankalarında çalışacak.
Onların oğullarının yaptığı ölümlü trafik kazaları
Usta ellerce örtbas edilecek.
Sen
Her gün taş keseceksin,
Biraz daha, biraz daha...
Analar uyanıyor,
Anaların isyanından korkun beyler.
Siz ki hak üzerinden politika yaparsınız hep,
Anaların haklarını helal etmemesinden korkun,
Hiç bir şeyden korkmadığınız kadar.
Çünkü artık inanmıyorlar size.
Sizin vatan bildiğinizle
Onların vatan bildiği aynı değil,
Biliyorlar.
Ve artık yüksek sesle soruyorlar.
Hangi vatan sağ olsun,
Sizinki mi?
Bizimki mi?
Siz ki;
Kanundan, kuraldan, halktan, haramdan korkmazsınız.
Ama anaların isyanından korkun.
Onlar ki;
 Riksos Otel'de bir gecelik konaklamanın
Bir çelik yelekten daha pahalı olduğunu bilirler.
Teşvikiye camii'nden hiç şehit cenazesi çıkmadığını bildikleri gibi...
Onlar ki;
Lübnan'a neden asker göndermek istediğinizi de bilirler,
Vatana ihanetin ne olduğunu bildikleri gibi....
Onlar ki;
Sıksan şüheda fışkıracak toprak için
Yıllarca oğullarını başlarına kına yakıp yolladılar askere.
Artık "vatan sağ olsun" diyemiyorlarsa
Bir bildikleri vardır.