21 Mayıs 2011 Cumartesi

"Barış zamanı oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer" Herodot

Karıncanın Taşıdığı Su

Nemrut Hz. İbrahim’i yakmak için ateş yaktırmış, Hz. İbrahim’i mancınıkla ateşin ortasına atarak yakacak ve gücünü herkese göstererek  bir daha kendisine karşı çıkılmasını önleyecekmiş. Bunu duyan bir karınca ağzını su ile doldurarak boyu göklere uzanan ateşe doğru koşmaya başlamış. Diğer bir karınca onun bu telaşını görünce hemen yanına yaklaşıp,
 “Nereye böyle arkadaş bu acelen niye?” diye sormuş.
Ağzında su taşıyan karınca ağzındaki bir damla suyu ellerinin arasına alıp,
“Duymadın mı?” demiş; “Nemrut Hz. İbrahim peygamberi ateşte yakacakmış işte o ateşin olduğu yere su götürüyorum…”
Diğer karınca buna gülmüş,
“Senin bir damla suyun o ateşe ne yapar ki?”
Suyu taşıyan karınca “Olsun” demiş, “Hiçbir işe yaramasa da hangi taraftan olduğum anlaşılır!”

20 Mayıs 2011 Cuma

Erkeklerin Sadece SARILIP UYUCAZ SÖZÜ ile Kadınların Sadece MAĞAZAYA GİRİP ÇIKICAM SÖZÜ'ne Güven Olmaz!!!

19 Mayıs 2011 Perşembe



Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.



Ahmet Altan...

Çocuklar Gibi

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi

Bazı nur içinde, bazı sisteyim
Bazı beni seven bir göğüsteyim
Kah el üstündeydim, kah hapisteydim
Her yere sokulan bir rüzgar gibi

Aşkım iki günlük iptilalardı
Hayatım tükenmez maceralardı
İçimde binlerce istekler vardı
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi

Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Şimdi şiir bence senin yüzündür
Şimdi benim tahtım senin dizindir
Sevgilim, saadet ikimizindir
Göklerden gelen bir yadigar gibi

Sözün şiirlerin mükemmelidir
Senden başkasını seven delidir
Yüzün çiçeklerin en güzelidir
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi

Başını göğsüme sakla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi

Sabahattin Ali

Keşke gayrimenşru çentleşmeseydik internetimize dokunmayacaklardı :(

Aydın Dediğin Yırtıcı Bir Kuştur..Ömürleri Kısadır Onların...

Devrimden Sonra - Fragman 2

Devrimden Sonra - Fragman 1

Mühendislik Jöleye Benzer Karizması Vardır Ama Saçları da Döker.

Solcu Söğüt Dalı Seniiii

Recep Bey'in Ekranı Bozulunca :)

MOZE KARE ZİMONE DA BIGİRİ

Tarihin tanık olduğu en büyük zulümler büyük oranda geçmişin mağdurları eliyle işlenmiştir. Mağdurların zilleti içselleştirmeleri, insan onuruna yakışmayan, gelecek nesillerin hayatını karartan yakıcı bir etkiye sahip olmuştur. Mağdur olan, mağdur olduğuna inandırılan kişi yada toplum;
-Ya mazlumiyeti içselleştirip kabuğuna çekilir, hayat sahnesine etkisiz, silik bir özne olarak kalır 
-Ya da önüne çıkan her fırsatı zaliminden intikam almak için değerlendirir, hıncını dindirmek için akıl almak zulümler işler.
Her iki durum da insani değerler açısından büyük bir felakettir.
Ne zaman ki yağmur düştüğü yeri yakar; söz , o zaman unuturum seni.. (Sunay Akın)

Memleket İsterim - Sırrı Süreyya Önder - 17.12.2010

http://www.youtube.com/watch?v=iEn6uumVmB0   - part 1
http://www.youtube.com/watch?v=F69g9ZBJQrs&feature=related  - part 2
DAĞDAN inip düz ovada siyaset yapamadılar, şimdi hep birlikte dağlara çıkıyorlar.... Çocuklar ve kadınlar, ihtiyarlar ve sakatlar... Ölülerini almaya gidiyorlar. Başkalarının "terörist" dediği çocuklarının ölüsünü almaya gidiyorlar. Çok hızlı oluyor her şey. Cenazeler şehirlere dağılıyor. Siz görmüyorsunuz, göstermiyorlar: Güneydoğu yanıyor!

KINALI CENAZELER
Nasıl olduğunu anlatayım: Çocuklarının cenazelerini askerin elinden almaya çalışıyorlar. Çocuklarının cenazesi çekiştirilip duruyor. Sonunda alındığında cenazeler, yollara düşüyor tabutlar. Tabut, her geçtiği yere savaşı hatırlatıyor. Ölümden yılmış olan halkın göğsündeki ateşi tazeliyor her cenaze. Ölenlere bin kere, milyon kere terörist deseniz de onlar birilerinin çocuğu, birilerinin kardeşi, birilerinin yeğeni, sizin çocuklarınız öldüğünde ne oluyorsa onlara da aynı oluyor. Toprağa gömülmeden önce her cenaze binlerle insan topluyor etrafında.
Nasıl ki her Türk asker doğuyorsa, orada da artık her Kürt gerilla doğuyor. Her ölüm, ölmeye hazır çocuklar doğuruyor. Cenazeyi almaya insanlar tepsi tepsi kınayla gidiyor. Öyle zalim bir çarktır bu; "Bu cenaze değil, onun düğünüdür" dedirtiyor. Nasıl ki siz oğullarınızı davul zurnayla gönderiyorsunuz askere, onlar da ölmüş kızlarının eline kına yakarak gömüyor. Hayrını görün: Kürtler bıçaktı, şimdi jilet oluyor!

BİLMEYENLERİN SESİ
AKP'lisi de, MHP'lisi de, CHP'lisi de, bölge milletvekillerinin hepsi neyden bahsettiğimi çok iyi biliyor. Ama kimse cesaret edip de söyleyemiyor. Bu kaçıncıdır; ok yaydan çıkıyor. Bölge milletvekilleri dilleri dönüp de bu cenazelerin, bu "operasyonların" bu halkın neresini yaktığını anlatamıyor, anlatmıyor. Bölgede ne olduğunu her nasılsa en çok bölgede olmayanlar biliyor, mikrofonlardan en çok onların sesi geliyor.

KÜRT SORUNU YOKTUR!
Hakkâri'de gözaltına alınmasın diye 16 yaşındaki oğlu, bir kadın dizlerinin üzerine çökmüş, Çevik Kuvvet polisine yalvarıyor. Geriye cenazesini mi alır, kaç kemiği kırık kalır, kadın bunu düşünüyor, o yüzden ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor... Kardeşini, dayısını, babasını görmüş dövülürken, öldürülürken. Güpegündüz görmüş, gece gelip alırlarken görmüş, götürülüp geri getirilmeyen bütün o kadınları ve adamları görmüş.
Sizin hiç bilmediğiniz tepelerin isimlerini çatışmalara takılan Kürtçe isimlerle ezberlemiş, her tepede ölenlerin isimlerini eteğinde biriktirmiş. Anlatın bakalım şimdi o kadına neden "Kürt sorunu diye bir şey olmadığını". Sonsuz süre size ve baskı yok, konuşabilirsiniz istediğiniz dilde.

MASUMİYET VE MAĞDURİYET
Kimse masum değil artık. Ama bu ortada bir mağdur olduğu gerçeğini değiştirmez. Savaş başladıktan sonra kimse masum değildir artık. Ama bu, ölümlerin durdurulabileceği gerçeğini değiştirmez.
Sandığımdan çok daha hızlı yaklaşıyoruz ateşe. Bilenler, bu ateşin Suriye'deki ateşle birleşip tarihi değiştirebileceğini görüyor. Canım sıkkın yani. Sizinki de sıkılsın. Çünkü işler hiç de iyiye gitmiyor.


ECE TEMELKURAN
YGS Skandalına Gönderme!Şifreli YGS Kapağı!Şifreli YGS Kapağı!Şifre Skandalı Gırgır'a Kapak Oldu!Gülen'i Kızdıracak Kapak!

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Japonyada hırsız yakalayan bir robot icat etmişler.

Amerikada 5 dakikada 180 hırsız yakalamış.

Italyada 5 dakikada 80 hırsız yakalamış.

Fransana 5 dakikada 30 hırsız yakalamış.

Türkiyede 5 dakikada robotu çalmışlar :))

 “Erkekte dekolte cüzdandır. Ne kadar açarsan o kadar talep görürsün.”

'' 80 yaşındaki amca Rusya'ya vize kalktı diye seviniyor. Sanki vize kalkınca her şey kalkacak .''


"1.50 boylarındaki kadınlardan oluşan "birelli takvimi" çıktı!!!"

Sırrı Süreyyadan 12 Eylül Hatıraları

"yıllarca bu devletin düşmanı değişiyor. bir gün tek parti muhalifleri oluyor, bir gün komünistler, bir gün demokratlar, bir gün mülteciler, bir gün kürtler, bir gün ermeniler. bu devlet, düşman icat etmeden yönetebilme hünerine sahip olamamış bir türlü. sen daha buna ne hikmet izaf edeceksin. yok, böyle bir becerisi yok, sorun çözme kabiliyeti yok, şiddetten başka bildiği bir dil yok. onun için, bu kadar sarih tablo.

ben 12 eylül'e dair iki tane iddianameden bahsedicem. biri, barış derneği davasıd
ır. neden önemlidir? şu açıdan, dört yıla yakın yattılar, haklarında istenen ceza sekiz yıldı. bu şu anlama geliyor, dört yıldan 20 gün eksik yattılar. yani o ceza verilmiş olsa, tahliye edildikleri gün, beraat ettikleri gün, beraat edene kadar içerde tutuldular, haklarında ceza tahsis edilse 20 gün cezaları kalmış. yani tutukluluğu bir işkenceye dönüştürüyorlar, bir ezmeye, imhaya çeviriyorlar. birisi tek bir gün ceza almamıştır ama en az yatan üç küsür yıl cezaevinde kalmıştır. bunun içinde büyükelçiler var, profesörler var, apaydın'lar orada kanser olup öldüler. yurtdışına gitmeye pasaport vermedi bu idare. bu idareden, bugün askerin idareci olma anlayışından hikmet bekleyen, çok değil yirmi yirmi beş sene gerisine baksın.

diğer iddianame şöyle, garbis altınoğlu hakk
ında, bir ermeni vatandaşımızdı. iddianame dili şöyle olabilir mi? daha bu iddianameler mahkemelerin raflarında duruyor, bir efsaneden bahsetmiyorum. 'her nasılsa türkiye'de doğmuş ermeni oğlu ermeni' diye iddianame dili olur mu?

sonra diyorlar ki fer f
ırsatta askere çakmak, bunu diyen zevzeklerin de hayatını korumak içindir bizim bu kadar üst perdeden itiraz etmemiz. çünkü, bu bela geldiği zaman "kimin oğlusun, kimin kızısın" diye bakmaz. bir sürü insan araya gitmiştir.

bu akademi mevzusunda da bir şey söyleyeyim, çok öğreticidir. konsey tutanaklar
ında var, merak eden cumhurbaşkanlığı yayınlarından arar, bulur. nurettin ersin diyor ki, kenan evren de bir konuşmasında bunu naklen anlatıyor: "efendim bunlar atatürkçülüğü bilselerdi, terörist olmazlardı." terörist dediği insanlar bir milyon altı yüz bin kişi yargılanmış, yüz küsür bini ceza almış, en az sekiz on katı adam da araya gitmiş. eğer bunlar atatürkçülüğü bilselerdi, bu işleri işlemezlerdi diye böyle bir kendi aralarında mütalaa yapıyorlar. onun üzerine diyor, "biz nurettin ersin paşa'ya tevhit ettik o zaman siz atatürkçülüğün bir kitabını yazın, biz de bunları cezaevlerinde okutturalım, bu teröristler de irşat olsunlar. şimdi bu, ahmaklıktır. ben işin ahmaklık boyutuyla ilgili değilim. ahmak, allah yardımcısı olsun. ebleh, debil. bu ülke debil insanlar cenneti. debilite teşhis edilemez, adam günlük işini de yürütür ama onun debil olduğunu bilmezsin. adam kalkıp, "soğan kestiğiniz bıçakla ekmek kesmeyin" diyordu, hiçbir yere oturtamıyorduk. niye bu lafı etti diye. "ben hesap ettim, bir kadın çizmesinden, çok takıktı kadınlara, üç tane iskarpin çıkıyor; çizme giymeyin." yani iktisat anlayışı bununla kısıtlı bir adam, kenan evren'den bahsediyorum. nurettin ersin paşa'ya bunu tevhit ediyorlar, o da bir kitap yazıyor. ben de o kitabı yıllarca okudum. yıllarca; dayakla, copla, baskıyla, falakayla, hücreyle, açlık grevleriyle bu kitabı okudum. kitabı şimdi size anlatayım; bir sürü onun hayatı kadar kitap okumuş, ilim tahsil etmiş sağcı, solcu insanlar şöyle bir zevzek metni okuyorlardı.

atatürk'ün ilkesi, işte 6 tane say
ıyorlar. artık ezberlediğimiz, bu kadar. atatürkçülükle ilgili kısım bu kadar. ondan sonra "milli birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz bu günlerde"; ben bunu artık beynelminele koydum. çünkü çocukluğumdan beri her iktidardan bunu dinledim. ya bu nasıl ülkeymiş kardeş? biz bu milli birlik ve beraberliğe her gün mü bu kadar muhtaç oluruz? her gün mü tekrar ederiz? bu kadar mı vehim olur, bu kadar mı hem böyle deyip hem millli birlik ve bütünlüğü parçalayıcı tasarruflarda bulunulur. geçtim. ondan sonra bir sürü zevzek şiir. şiir denmez, şairlerden özür dilerim. ciklete mani diyeceğim, onu yazanlardan da özür dilerim. aklına esmiş, birisi yazmış, bunlar da bakmış bir hikmet var sanmışlar. bunlarla dolu ve anektodlar ve atatürk'ün türk ordusuna değişmeyen mesajı, bunu bizden koro olarak okumamızı isterlerdi. şöyle bir girizgahı vardı, sadece onu söyleyeyim:

"zaferleri ve mazisi insanl
ık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman ordusu. büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-ı hayatla her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim."

bu, girişi. travmaysa bak; işte üstünden 30 y
ıl geçmiş unutmak istiyorum, unutamıyorum. bunu hesabını bana kim verecek? beynim bu cürufla, cop zoruyla, dipçikle, falakayla, hücreyle, anamı gözümün önünde döverek, beni anamın gözü önünde döverek okutturulan bir metin bu. ben de bunu okuyacağım atatürkçü olacağım. atatürk'ün kitabını yazarım ben onlara. kimmiş, neymiş, onların vesvese ettiği gibi, onların sandığı gibi olmadığını cilt cilt ben onlara anlatırım. onların heybesindeki turp bu kadar, bunu da ancak cop zoruyla okutup bizim ciddi ciddi atatürkçü olacağımızı sanıyorlardı.

bu anlay
ış, bu memleketin yakasını bırakmadı. bu vahim bir şey değil, bu belki onların doğaları gereği, fıtratları gereği. ama buna çanak tutmak çok ayıp bir şeydir. faşizm, dünyanın en ayıp şeyidir. bundan daha aşağılık hiçbir şey yoktur. akla gelmiş, icat edilmiş hiçbir şey yoktur.

12 eylül böyle bir şeydir. sakatlad
ı bu milleti, her haneye bir ateş düşürdü; hala da uğraşıyoruz. kırk lokman hekim gelse bunun yaralarını saramıyor."

12 Eylül'de Adıyaman

Mülkiye dergisinde 12 eylül ile ilgili yazdıklarının son bölümü şöyledir:

"12 eylül’e gelindi. “ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu milli birlik ve beraberlik” duygusu Ad
ıyaman’da da sağlandı!

Bu milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında zulmü bol bir sıkıyönetim komutanı engin katkılar sundu.

Bütün diktatörler gibi “sükun ortamını” taçlandırmaya karar verdi.

Tarihteki benzerleri futboldan çok yararlanmışlardı ama ne yazık, Adıyaman’daki stadyumun zemini futbol oynamaya elverişli değildi. bunun üzerine içinde işkenceli sorgular yapılan kapalı spor salonu hatırlandı. artık işkenceli sorgular için antik perre mağaraları kullanılıyordu.

Heyhat, spor salonunda futbol oynanamazd
ı ama voleybol pekala olabilirdi. emir tez duyuldu. “her kamu kurumu, esnaflar, mahalleler ve okullar bir voleybol takımı oluşturmak zorundaydılar.

Bu takımlar eleme esasına göre bir turnuva yapacaklar ve huzur ortamı dosta düşmana gösterilecekti.

Kentte korkuyla karışık bir histeri dalgası yükseldi. artık herkes voleybolcuydu. elemeler başladı.

Bir subay hakemlik ediyordu. böyle bir otoritenin varlığının sorgulanmaması gereken tek durum bu olsa gerekti. çünkü Adıyamanlıların voleybol adı altında yaptıkları tek şey, top kendilerine gelince karşı tarafa atıp kurtulmaktı. Subay düdük çaldığı zaman ne yapmaları gerektiğini anlamaları epeyi zaman aldı. subay sözlü komut vererek durumu açıklıyordu.

Neticede iki tak
ım finale kaldı. Final maçını bizzat komutan ve yüksek zevat izleyecekti. maç başladı ama bir zaman sonra sabahlara değin bizzat katıldığı işkenceli sorgulardan yorgun düşmüş olan komutan uyumaya başladı. kimse uyandırmaya cesaret edemedi. maç bitip, alkışlar başlayınca komutan uyanıp sonucu sorduğunda söylediler.

Komutan bir müddet ensesini kaş
ıyıp düşündükten sonra, iki tarafın oyuncularını çağırıp buyruğunu verdi. “maçı başından itibaren yeniden oynayacaksınız ama aynen tekrar edeceksiniz. yani ilk karşılaşmada ne yaptıysanız aynısı olacak!!!”

Size inan
ılmaz gelebilir ama Adıyamanlılar aynen oynadılar.. Komutan sonucu beğenmedi. kupayı kazanan takıma değil gönlündeki takıma verdi. hep beraber istiklal marşı söylendi.

O günden sonra Ad
ıyamanlılar hiç voleybol oynamadılar. devlet erkanı tarafından düzenlenen hiç bir turnuvaya da itibar etmediler."

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

Her yere yetişilir  
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama  
Çocuğum beni bağışla  
Ahmet Abi sen de bağışla  
Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  
Öylesine benzer ki  
Ve avlularına  
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)  
Ve sözlerine   
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)  
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer  
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne  
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına  
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  
Minibüslerine, gecekondularına  
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
 
      Edip CANSEVER 

 

Bana bir avans verin size nasıl vekillik yapılır göstereyim

Sizin Kürt olduğunuzu zannediyor herkes, neden?
Kürt meselesine gösterdiğim yakınlık ve duyarlılık herkeste böyle bir algıya sebep oldu. Adıyaman’da 15-20 tane Türkmen aile vardır. Hem ana hem baba tarafım bu ailelerden gelmedir. Dolayısıyla Türk’üm ama orada asimilasyon tersine çalışmış! Öyle diyeyim.

Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Adıyaman’ın merkezinde doğdum. Babam hem berberdi hem de arzuhalci. Aynı zamanda da 1960’lardaki Behice Boran’lı Türkiye İşçi Partisi’nin Adıyaman kurucusu ve il başkanı. Öldü ben 8 yaşındayken. Sirozdan. Sonra annem ve dört kardeşim dedemin evine sığındık. Dedem de solcu bir adamdı ama İşçi Partili değildi. CHP’liydi.

Nasıl geçiniyordunuz?
Ben 8 yaşında fotoğrafçıya çırak olarak girdim. Adıyaman’ın iki fotoğrafçısından biri. Haftada 125 kuruş alıyordum.

Ne yaparak?
Su getir, orayı süpür… İlkokulu bitirdiğimde kalfa olmuştum. Rötuş yapıyordum fotoğraflara.

Siz kardeşler arasında en büyük müsünüz?
Evet. Onlar çok küçük olduğundan çalışmazdı. Lise ikiye geldiğimde fotoğrafçılıktan aldığım para evi geçindirmeye yetmiyordu. 16 yaşından önce asgari ücret alamazdınız. 16’yı bitirince Sıtma Savaş ve Eradikasyon’a mevsimlik işçi olarak girdim.

Niye orada çalıştınız? E Adıyaman’da sıtma vakası çoktur. Çok olan yerde de sıtma savaş vardır. Biz de sırtımızda 40 kiloluk pirinç bronz pulvarizatörle ilaçlama yapıyorduk. Çukurova’ya pamuk işçiliğine gitmiş olanların parmağından kan almışlığım da vardır tabii. Yaz tatillerinde ve 15 gün de okulun başlangıcından çalarak çalışırdım. İyi para kazanıyordum ama. 1100 lira filan. Amcam öğretmendi, ondan fazla maaş alıyordum. Çünkü sendikalıydık.

Sendikacılık ergenlik döneminizde başlıyor yani…
Tabii. Sıtma işçileri olarak devrimci bir sendikaya girdik. İşyeri temsilcisi olmuştum. Fakat Milliyetçi Cephe hükümeti kurulunca beni attılar işten. Ben de kirvemin oğluyla bir lastik tamirci dükkânı açtım.

O niye?
Çünkü bir balyoz ve bir levye, o dükkânı açmak için kâfiydi. Liseyi bitirene kadar hem lastik tamirciliği yaptım hem de amatör olarak fotoğraf çektim. O zaman Türkiye’de nüfus cüzdanları değişmeye başlamıştı. Çok yapraklı cüzdanlardan tek yapraklıya geçiş… Fotoğrafçıda kalfalık yaptığım dönemde 3 yıllık harçlıklarımdan arttırdıklarımla aldığım çakma Mamiya bir makinem vardı, Lübitel marka. Hafta sonları köyleri gezer, şehre inemeyenlerin vesikalıklarını çeker, tab ettirdikten sonra da teslim ederdim.

Tüm bunlar arasında Ankara Siyasal Fakültesi’ni nasıl kazandınız?
Bende üniversite kazanacak bir adam hali yok mu? Okula yarım yamalak gidiyorum gibi görünse de çok sıkı bir öğrenciydim. Söylemesi ayıp, liseye kadar hep çok iyi derecelerle bitirdim. Lisede çatışma ve can güvenliği sorunu başlamıştı. Biraz tavsadı ama Siyasal’a da üstlerden bir sırada girdim. Birkaç başarı bursu almıştım o zaman.

Aileniz Ankara’ya gitmenize ses çıkarmadı mı?
Yok çünkü kardeşim de çalışacak yaşa gelmişti. Ayrıca Ankara’da da hem çalışıp hem okuyordum.

Ne zaman ve niye hapse girdiniz?
Yıl 1981. Üniversite ikinci sınıftayım. 12 Eylül’e karşı direnen örgütlü bir siyasal yapının içindeydim. Cuntayı protesto ediyorduk, geceleri duvarlara yazı yazıyorduk, pankartlar asıyorduk. Sonra bir gün yakalandım. Mamak’a gönderildim. Örgüt üyeliğinden 16 yıl ceza aldım, daha sonra Yargıtay bozdu. 12’ye indirildi. Mamak’tan sonra Ulucanlar ve Haymana Cezaevi’nde de yattım.

Hatıralarınız çok mu berbat?
16 kişiye göre yapılmış bir koğuşta 120 kişi kalıyorduk. Balık istifi yatıyorduk. Buna rağmen güzel anılarımız var. Bütün ülke büyük bir suskunluğa bürünmüşken itiraz eden kim varsa cezaevindeydi. Orada da itirazımızı direnişlerle, açlık grevleriyle sürdürüyorduk.

Çok işkence gördünüz mü?
Herkes gördü o dönem. Bunları anlatmayı sevmiyorum çünkü 16 yaşında idam edilen, işkencede öldürülen insanlar varken kalkıp “Bize de şunu yaptılar” demek ayıp geliyor.

Sizde hiç cezaevi travması olmamış gibi konuşuyorsunuz?
Travma dediğin şeye ben ömrümde hiç düşmedim. Depresyondayım, bunalımdayım diyorlar. İnsan niye bunalır ben onu anlamamışım hiç. Mesela savaş bölgesine giden gazetecilerin ruhsal durumu bozulur. Niye? Çünkü o savaşın parçası değil, izleyicisidirler. İnandığın bir savaşın tarafıysan ve haklı bir savaşsa bu, niye travmaya düşecekmişsin? Onurlu yaşamayı gözetiyorsan insan ömrü çok uzun bir süre.

Sizin gibi o dönemin devrimcilerinin bazıları bugün “Biz ne beyhude çabalamışız, zaten bu millet bizim hayal ettiğimiz dünyayı istemiyormuş” diye söylenir. Siz?
Öyle diyenlerin temel eğitimlerinde sorun var demektir. Bilanço hesabına dayanan bir ilişki değildir senin halkla kurduğun ilişki. Çok uzun soluklu, sabırlı çabayı gerektirir. Asıl problem başka…

Nedir?
Eğer sen sosyalist olmayı içselleştirememişsen, “Halkımız bizi anlamadı” diye dönersin. Bir ömür uğraşırsın, halk da senin yaptıklarından hiçbir şey anlamamış olabilir. Ama bir sosyalist olarak bir ömrü ikmal etmek büyük bir kazançtır. Erdemli bir yurttaş olarak yaşayıp ölürsün, bunun keyfi bile yetmeli bir insana.

Sosyalist olmayan erdemli değil mi?
Olmaz olur mu? Ama sosyalist olmak bundan biraz daha fazlası. Temelde emeğin sömürülmesine itiraz etmek, herkes için adil, eşit ve özgür bir dünyayı savunmak demektir. Sosyalizmin bilimsel olarak önerdiği dünyayı bilmeden de hayatını böyle inşa eden insanlar vardır. İşin aslı bir sistem meselesi. Elbette insanın erdemli olması için sosyalist olması gerekmez ama her sosyalist erdemli olmak zorundadır.

İmkânlarınız olsa, yeni Türkiye sistemini nasıl inşa ederdiniz?
Eğitimin, sağlığın, iletişimin bütün yurttaşlar için eşit ve parasız olmasını sağlardım. Bu toplumda sadece dört kesimi imtiyazlı sayardım: Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler. Betonların istila etmediği herhangi bir kara parçasına 500 tane fidan diken, can suyunu veren, en az yarısının hayata tutunmasını sağlayan bütün gençleri askerlikten muaf sayardım. Bu sayıyı yükseltenlere de rütbe verirdim. Düşün sen 2 bin tane ağaç dikmişsin, seni general yapardım. Askerlik denilen mesleği de tarihe terk etmiş olurduk.

İletişimi niye bedava yaptınız?
Tabii ya, iletişim de bedava olmalı! Asgari bir konuşma dilimi, anayasal bir hak sayılmalıdır. Bunun üzerindeki iletişim için sadece maliyet üzerinden bir tahsilat yapılmalıdır.

BDP tüm Türkiye için bunları öneriyor mu?
BDP’yi bugün için başka türlü konuşmak lazım çünkü şu anda ülkede ağır bir savaş-barış gündemi var. Benim BDP’ye katılmamın en büyük nedeni bu savaş halinin onurlu bir barışla finalize edilmesine katkı sunmak. Bu konuda safımı ezilenlerden yana konuşlandırıyorum. BDP şu anda henüz en temel hak ve özgürlüklerin peşinde.

Saf tuttuğunuz ezilenlerle ilk nasıl yüzleştiniz?
Bizim evimiz Adıyaman’da Oduncu Pazarı denilen yerdeydi. Köylüler oraya odun satmaya gelirlerdi. Onların başka bir dilde konuştuklarını işitince çok şaşırmıştım. 7-8 yaşlarındayken. Bunlar kim diye sormuştum. Kürtler demiştiler. Sonra okulda da çocuklarını görünce daha da şaşırmıştım. Çünkü önce Türkçe öğreniyorlardı.

Evinizde Kürt sorunuyla ilgili bir bilinç var mıydı?
Babamda çoktu. Adıyaman’daki Türkiye İşçi Partisi’nin neredeyse tamamı Alevi Kürtlerden oluşuyordu. O zaman duyduklarım Kürt sorunuyla ilgili ilk bilgilerimdi. Ortaokul yıllarında sosyalist külliyatı okumaya başladığım için meseleye iyice hâkim oldum. O günden beri hep Kürtlerin ulusal hak ve demokratik taleplerinin yanında durdum.

Kürtçeyi nerede öğrendiniz?
Kürtçeye hâkim değilim, öğreneceğim. Bir borç olarak görüyorum.

Sizin gibi bir insan niye milletvekili olmak ister?
Bir istekle aday olmadım. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku oluştu. 17 sol siyasal parti ve sivil toplum örgütü toplandı ve belli isimler üstünde mutabakata vardılar. Onlardan biri de bendim. Başta beni bağışlamalarını istedim ama arkadaşlar bağışlamadı.

Niye hayır demiştiniz?
Hayatın içinde bir mevzi olarak sinemayla uğraşmanın, köşe yazmanın da Meclis’te olmak kadar önemli yer tuttuğunu düşünüyordum. Ama arkadaşlar önümüzdeki dönemin tarihsel öneme sahip olduğu, neredeyse kurucu Meclis olacağı konusunda beni ikna ettiler. İkna oldum çünkü bu savaş tıkanmış durumda. Barışı inşa etmek savaştan daha zor ve zahmetli bir süreç. Bu konuda heybesinde turpu olan herkes barış sürecine katkıda bulunmalı.

“Keşke yazar kalsaydı, sürece daha çok katkı yapardı” diyenler var.
Yazarlığımı biliyorlar ama vekilliğimi henüz bilmiyorlar. Yazı yazmaya başlamadan önce de bana “Sen sinemacısın, ne işin var gazetede köşe yazıyorsun” diyorlardı. Ama o zaman daha benim nasıl bir köşe yazacağımı bilmiyorlardı. Halk bana bir avans verirse size nasıl milletvekilliği yapılacağını gösterebilirim.

Kendinizi yemin ederken hayal edebiliyor musunuz?
Osmanlı döneminin son zamanlarında bir bölgeden çok şikâyet gelmiş. Yöneticilerin, yolsuzluk, haksızlık ve zulümle uğraştığı sadarete bildirilmiş. Sadaret de denetlemesi için bir adamı göndermiş. Adam da tüm erkân-ı devleti dizmiş karşısına. Herkes sırayla yemin içmeye başlamış. Allah, kitap, Kuran, şeref üzerine “Vallahi iftiradır biz öyle şey yapmadık” demişler. Giden adam bakmış ki birisi sessiz duruyor. “Sen niye yemin içmiyon, yoksa bir halt mı işledin?” diye sorunca cevap şöyle gelmiş: “Bekliyom, 5-10 dakika içinde bunlara bir şey olmazsa bir yemin de ben içeceğim.” Yani yemini bizim karşımıza büyük bir kıymet gibi indirenler, kendileri bu yemine ne kadar sadakatle bağlı kalmışlar dönüp ona baksınlar.

Radikal’e nasıl veda ettiniz?
Kolay bırakmadılar. Hatta genel yayın yönetmeni bir sürü ek sosyal vaatlerde bulundu. Sigara içilebilecek bir oda bile bu vaatlerin arasındaydı. Ben dedi, grubun yasağına karşı bu odayı savunurum! Ama artık her şey için çok geçti. Zamanında yapacaktı bunu.