28 Aralık 2010 Salı

AYRIM

AYRIM

Gigo kendine bir gözlük aldı
Neye baksa hep mavi görüyor
Gökleri mavi- denizleri mavi
...Sevdiği kızın gözleri mavi
Mavi görüyor hep neye baksa

Etrafına bakınıyor burnunda gözlüğü
Sen diyorsun ki denizler mavidir
oldum olası
Sen diyorsun ki gökler mavidir
oldum olası
Yeni oldu bu diyor - inanmıyor sana

Gigo kendine bir gözlük aldı
Maviyi mavi görüyor artık

ZAHRAD

22 Aralık 2010 Çarşamba

Yeni İmparator Kim Olacak

BİR ZAMANLAR Uzak Doğu’da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış. Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine; kendi yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş.
Bir gün, ülkesindeki bütün gençleri çağırmış ve;
“Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini seçmeye karar verdim.” demiş. Gençler şaşırmışlar. Ancak o sürdürmüş konuşmasını;
“Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum… Ama bu çok özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum. Tam bir yıl sonra, büyüttüğünüz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip, birinizi imparator seçeceğim.”
Gençlerin arasında Ling adında biri varmış. O da diğerleri gibi tohumunu almış ve evinin yolunu tutmuş. Eve gidip heyecanla olayı annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş. Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini bekliyorlarmış. Yaklaşık üç hafta sonra diğer gençler tohumlarının ne kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayretle kendi tohumunda hiçbir değişiklik olmadığını görüyormuş. Üç hafta, dört hafta, beş hafta geçmiş… Hala hiçbir şey yokmuş. Diğerleri yetişen bitkilerinden söz ederken Ling çok üzülüyormuş. İmparatorun onu beceriksiz sanmasından çok endişeleniyormuş. Ancak, arkadaşlarına hiç bir şey demiyor sabırla bekliyormuş.
Sonunda bir yıl bitmiş ve tüm gençler bitkilerini imparatorun huzuruna getirmişler. Ling, annesine boş saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona cesaret verip; saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları imparatora anlatmasını istemiş. Ling, annesinin sözünü tutmuş ve boş saksıyla saraya gitmiş. Saraya varınca; gördüğü bitkilerin güzellikleri karşısında şaşırmış. Sonra imparator gelmiş ve bütün gençleri selamlamış.
Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya çalışıyormuş. “Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün biriniz imparator olacak.” demiş imparator.
Aniden arkada elinde boş saksısıyla Ling’i fark etmiş. Hemen muhafızlarına onu öne getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş. “Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek,” demiş.
Ling öne geldiğinde imparator adını sormuş. “Adım Ling.” demiş. Tüm gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator onları susturmuş. Ling’e bakıp kalabalığa doğru dönmüş. “Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling’” demiş. Ling inanamamış. Çünkü tohumunu bile yetiştirememiş, nasıl imparator olurmuş?
İmparator devam etmiş:”Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla büyümeyecek olan… Ancak Ling’in dışında herkes ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi; çünkü tohumun büyümediğini fark edince hepiniz onu bir başka tohumla değiştirdiniz. Oysa sadece Ling, içinde benim verdiğim tohum olan boş saksıyı getirme cesaret ve dürüstlüğünü gösterdi. Onun için yeni imparatorunuz o olacak!”

17 Aralık 2010 Cuma

Neset Ertas - Tatli Dillim Güler Yüzlüm (Neredesin Sen)

Sevgi

Derler ki, çakal da, köstebek de
aslanın susuzluğunu giderdiği
aynı ırmaktan su içer.

Ve kartal ve akbaba gagalarını
aynı leşe daldırırlar,
ölünün huzurunda
barış içinde, beraberce.

Tanrısal eliyle arzularımı dizginleyen,
ve onura ve gurura olan açlığımı
ve susuzluğumu arttıran sevgi...

İçimde güçlü ve değişmez olanın,
zayıf benliğimi baştan çıkaran
ekmeği yemesine,
şarabı içmesine
izin verme

Varsın aç kalayım,
ve yüreğim kavrulsun susuzluktan,
ve ölüp yok olayım;
yeter ki senin doldurmadığın bir bardağa
veya senin kutsamadığın bir kaseye uzanmasın elim.


HC

16 Aralık 2010 Perşembe

Köpek Hardal Yerr mi ?

Öğrenme  psikolojisinde en akıllı yol, söylenilmek istenileni, gene kendi  hasmına söyletebilmek- yedirebilmektir. .. Ancak bunu yaparken  de amaçlanan görüşü, hasmın kendi görüşü haline getirmek  hünerini gösterebilmektir. .. Kısaca sonuca ulaşıldığında, hasım  neyi yediğinin farkına bile varmamalıdır.. ..

Hikayeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar. 

Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden  tutarak zorla ağzına tıkar... Hayvanın ağzı yandığı için hardalı  yemez ve çıkarır... 

İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde  ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeğe çalışırsa da,  hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz...  

Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce  sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu  uygulama ile de bir sonuç alamaz...  

Sıra İngilize geldiğinde, İngiliz, önce köpeği okşayarak yanına  çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın  poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yani  arkasını yalamaya, kısaca, canı yandıkça yalar, yandıkça yalar  ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir..... .  . 

Akıllı ülkeler, hedef ülkeleri istedikleri çizgide tutabilmek  için onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler neyi  yediklerinin (?) farkına vardıklarında iş işten çoktan geçmiş  olur! 

13 Aralık 2010 Pazartesi


BEN CUMHURİYET KADINIYIM..

Ben cumhuriyet kadınıyım
Takamam yüzüme peçeyi
Saramam bedenimi kara çarşafa
Ve ihanet edemem yüce ataya

Ben cumhuriyet kadınıyım.
Laik yaşamak varken,
Şeriat diye bağıramam.
Ekmek özgürlük eşitlik savaşında,
Erkeğimle omuz omuza vuruşmak varken,
Boynuma zincir, ayağıma pranga vurdurup,
Sinemem bir köşeye.

Ben cumhuriyet kadınıyım,
İnkar edemem nene hatunu, kara fatmayı,
Bebeği yerine mermiyi saran oyüce anayı.
Unutamam çanakkaleyi, dumlupınarı kurtuluşu,
Her karışı şehit kanlarıyla sulanan vatanı,
Satamam ne pahasına olursa olsun.

Ben cumhuriyet kadınıyım,
Değer görürken öpülürken elim,
Satılamam pazarlarda köle misali.
Dünya kadınlarıyla aynı safta olmak varken,
İkinci sınıf sıfatını yakıştırmam kendime.
Kadın erkek eşitliğini vermişken elime atam,
Yine on adım geriden yürüyemem,

Ben cumhuriyet kadınıyım,
Yürümek varken ilkeler elimde,
Uğraşamam sultanla sarayla hanla.
Değişemem özgürlüğümü parayla malla.
Ak güvercinleri uçurmak varken göklerde,
Dalgalandırmak varken o ayyıldızı gönderde,
Bakamam kapkaranlık semaya.

Ben cumhuriyet kadınıyım,
Sçme seçilme hakkım varken elimde,
Razı gelemem haksızlıklara.
Savunmadan suçsuzluğumu,
Boynumu vurduramam canice.
Ben anayım ben kadınım.
Hayat savaşında varım yiğitçe mertçe,
Susamam son sözümü söylemedikçe.

Ben cumhuriyet kadınıyım,
Atamın verdiği bunca nimeti,
Tepemem elimin tersiyle.
Göğsümü açsalar bağrımı dağlasalar,
Sürükleseler taşlasalar halide edip gibi,
Ölüm bile hoş gelir binlerce şehit gibi.
Ben cumhuriyet kadınıyım..

12 Aralık 2010 Pazar

Gariptir İnsanoğlu; Yürümez, Sevmez, Mektup Yazmaz, Ağlamaz, ve Dua Etmez.. Sonra da Mutlu Olamıyorum Der....

11 Aralık 2010 Cumartesi

müjdat gezen siirim geldi bırakın beni SAVAŞ DİNÇEL

mutluluğun resmi nazım hikmet

KAR YAĞIYOR
Metro merdivenlerini çıkar çıkmaz, parkın kapısı ile karşılaşılır.
Son çıkış basamağındayken hergün olduğu gibi gözlerim onun beni uğurladığı bir türlü ayrılamadığımız köşeye kayıyor.Sanki ordaymışız gibi, bu duyguyu her defasında aynı heyecanla yaşamayı kendim de garipsiyorum.Ama bugün ortam daha da çeldirici..KAR YAĞIYOR…
O akşam da kar yağıyordu.İşten biraz erken çıktığımız halde, hava karanlıktı.Parkta yürümeye karar verdik.Parkın ışıkları, kar ve ikimiz.Hiç bitmesin istemiştim.Sanki geçtiğimiz her köprüden ilk kez geçiyormuşuz, oturduğumuz bankta ilk kez oturuyormuşuz gibi heyecanlı, kuşlar gibi uçucuydum.Gel!diyor.Beni biraz uzağımızda, ışığı gölgelenmiş bir duvarın yanına çekiyor.Küçücük masum bir öpücük.Beni kızdırıyor “ya gören olduysa, ya gören olduysa..ha?..korkutmak istiyor”.
KAR!…
Kendine küçük bir araba almış.Bu öğlen yemeği daha uzak bir yerde yiyelim diyor.Çıkıyoruz.Yemekten sonra biraz dolaşmak istiyoruz.Arabayı yol kenarına bırakıyor.Hem insanların hem de atların yürüyüş alanı olan bir parkta dolaşıyoruz.Yürüyüş yolları var, aynı zamanda ağaçlık bir alan.. Ağaçların arasında patika yollarda dolaşıyoruz. Heryer bembeyaz.Hava ayaz!O sadece ceketiyle çıkmış,üşüdüğünü fark ediyorum.Mantomu çıkarıp, ısınması için ona veriyorum.Yakası kürklü, komik ama çok sevimli oluyor.İki yaşlı adamın bizi yakın takibe almış olduğunu fark ediyoruz, komik geliyor, gülüyoruz.Öylece kalalım istiyorum.KARLAR VE BİZ…
On yıl olmuş.Sonrasında kısa da olsa araya kırgınlıklar giriyor.Sana inanmıyorum artık diyorum.Öyle olmasaydı, peki onca zaman sonra seni niye aradım, niye arayayım ha! diyor.Seni sevdiğimi düşündüğün için aradın! diyorum, kızıyor…Bir tarafım inanıyor,ağır basıyor..Ama bir tarafım da dur!önce doğruyu bul diyor…Bir kaç gün sonra tekrar konusu geçiyor, “beni seviyor musun” diyorum, kızıyor.Söylemesi için ısrar ediyorum. “Hayır, o zaman!”diyor.Kızıyor..O zaman neden tekrar aradın, neden söyledin diyorum.Kızıyor.. Kendin düşün anla!diyor.Onun söylemesini istiyorum.Sen söyle! diyorum.Söylemiyor. Üşüyorum.KAR YAĞIYOR…

sevgi anka

Bir Dilek Tut

"Domuz gribi,kuş gribi, at gribinden sonra; 2011'de αşk gribi çıksın, αdαm gibi sevmeyen ölsün."

10 Aralık 2010 Cuma

Arif Baba (One)

Malmüdürlüğünde çalışıyordum o zamanlar. 1993 desem çok sapmaz sanırım tarih. Arif Baba; muhasebede çalışan karikatür tipli babamızdı. Hani öyle adamlar vardır ya hayatta, garibanlığını bir kilometrede hissedersin ve o yüzden doğal “BABA” dır, onlar. İşte Arif Baba da onlardandı.  O bizim Arif Babamızdı.
Arif Babanın gözleri, hep kanlı  olurdu. Beş dakika boş zaman bulsa hemen gider “Sadık’ın Lokantası” nda bir tek atar gelirdi.  Sigarası hiç sönmezdi. Çakmak kullandığını hiç görmedim, biriyle diğerini yakardı.
Herkes severdi Arif Baba’yı.  O, gözleriyle gülerdi. Tek atmadığı zamanlar, birini sevip sevmediğini gözlerinden anlardım. Bende severdim Arif babayı. Onun da beni sevdiğini hissederdim. Selamını esirgemezdi kimseden. Bugün dahi “hayatında tanıdığın en gariban/kalender insan kim? deseler,  bendeki cevap tek’tir “ARİF BABA”
Kendinden başkasına zararı yoktu. Devletten aldığı maaşla ay sonunu getiremezdi. Yanımızda beş dakikadan fazla oturdu mu anlardık ki Arif baba “ödünç nafaka” peşinde. Para bulamadığı zamanlarda küçük stratejiler izler. Kişilerin birbirine olan kırgınlıklarını kullanarak fon yaratırdı kendine.
Malmüdürlükleri, Maliye teşkilatının ilçe yapılanmasıdır. Genellikle İlçe Hükümet konağının içerisinde bulunur. Nüfus Müdürlüğü, Özel İdaresi Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü vs gibi. Çalıştığımız ilçede malmüdürlüğü girişin hemen üstü, nüfus müdürlüğü ise en üst kat, yani dördüncü kattaydı. Arif babayla hükümet binasının giriş kapısında karşılaştık. Gözleri her zamankinden daha kanlıydı. Bir tekle kalmadığı her davranışından anlaşılıyordu.

-“Remzi’nin yanına çıkalım yeğen..” deyip koluma girdi ve merdivenlerde çıkmaya başladık…
Bir elinde sigarası yanıyordu. Dördüncü kata çıktığımızda nefes nefese kalmıştı.

—“Oğlum Remzi, şu bizim kütüğü aç!” diye bağırdı.

Afallamış, Arif babanın kütüğe niye bakacağını anlamamıştım. Remzi Bey ise “bunu niye getirdin?” dercesine kaş göz işareti yapıyordu.

Remzi bey;
-“Ne olacak ki kütüğe, her gün gelip bakıyorsun Arif baba” diye sordu?

Arif baba çookk sinirlenmişti. Verdiği cevabı bugüne kadar hiç unutmadım.
- “Sana güven olmaz oğlum! Silersin bizi kütükten”, dedi.

Hem garipsemiş hem de hoşuma gitmişti diyalogları… Remzi Bey, koca kütüğü bankın üzerine koydu. Arif babanın kayıtlı olduğu sayfasını açtı. Arif Baba parmağıyla her aile ferdinin üzerinde durarak kontrol etti.

Baba ve annesinin kayıtları üzerinde parmağını gezdirirken farklı şeyler yaşadığı anlaşılıyordu. Gözleri doldu. İki damla yaş yanaklarından süzüldü. Sanki mezarlarında onları ziyarete gelmişti.

Remzi beyin defalarca yaşadığı bir sahne olduğu belliydi.
- Hem kim silecek senin kaydını, her gün gelip kontrol etmenden bıktım valla! Baksana,  zaten doğru dürüst adam da yok ailende, hepsi “Hallo, Cello”  diye söyleniyordu kendi kendine.

İLKE
Aşk kime
benzer dedi..Aşk bir neyzene benzer dedim..Aşk bir neyzene benzerse biz
n...eyiz? dedi..Evet dedim Çok doğru!... Aşk bir neyzene benzerse..Biz
Ney'iz !.
Yaşayabilme İhtimali
soğuk ve şehirlerarası
otobüslerde vazgeçtim
çocuk olmaktan
ve beslenme çantamda
otlu peynir kokusuydu babam...

Ben seninle bir gün Veyselkarani`de haşlama yeme ihtimalini sevdim.

İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
(Ankara`da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman)
özlemeye başladım herkesi ..
Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki,
adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra ..

Bizim Kemalettin Tuğcu`larımız vardı...
Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...
Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan
kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık ..
Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla ...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu, pütürlü duvarlara
ve Türk Dil Kurumu`na inat bir Türkçe’yle ...
Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi ..

Ankara`ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri
Oysa Ankara`da hiç sevişmedim ben.
Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim ..
(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak ..)
Ankara`ya usul usul kurşun yağıyordu ..
Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri ..
Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim ..
Ve hiçbir mahkeme tutanağına geçmedi adım ..
çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece ..

sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde
ama sen yoktun ..
Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni teneffüs saatlerinde ..
Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu ..
Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum ..

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini ..
Sonra otobüs oluyordum,
kırık yarık yoların çare bilmez sürgünü ..
Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş ovasının yalancı maviliği ...
Otobüs oluyordum bir süre ..
Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,
yanağım otobüs camının garantisinde ..
Otobüs oluyordum ..
Bir ülkeden bir iç ülkeye ..
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum ...

Zap suyunun başına koyuyordum şarkılarımın lis- tesinin ..
Korkuyordum ..
Sonra iniyordum otobüsten ..
Çarşıdan bizim eve giden,
ömrümün en uzun,
ömrümün en kısa,
ömrümün en çocuk,
ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum ..
Çünkü sonunda annem oluyordum
babam kokuyordum sonunda ...

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim, çocuk olmaktan ..
Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam ...

Ben seninle bir gün Van`da ki bir kahvaltı salonunda ..
Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında...
Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi
bir toprak damında ...
Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim ...

Ben senin,
beni sevebilme ihtimalini sevdim!

9 Aralık 2010 Perşembe

KALAN

İrkilerek uyanıyorum uykudan
Yüreğimde çırpınan bir kuş sürekli
Kötü bir şey olacak!
Kötü bir şey olacak!
Nasıl bir korkudur bu
İliklere işlemiş!

Ne kadar sürebilir kırgınlığı, insanın yarısına
“Bilirsin ben bazı şeyleri kolay kolay söylemem….” diyor sesi,
Kim direnebilir ki, sevdanın çağrısına

Biliyor O da bunu
Seviyorum ben onu

Silinmeye bırakarak, kuma yazılmış kötü sözleri
Sürüyoruz hırpalanmış bir sevdaya dair izleri..
Kötü bir şey olmayacak!
Kötü bir şey olmayacak!
s.anka

8 Aralık 2010 Çarşamba

Be Hey Dürzü !

Ne ararsin TANRI ile aramda!...
Sen kimsin ki orucumu sorarsin?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Basi açiga niye türban sorarsin?

Raki, sarap içiyorsam sana ne.
Yoksa sana bir zararim, içerim.
Ikimiz de gelsek kildan köprüye,
Ben dürüstsem sarhosken de geçerim

Esir iken mümkün müdür ibadet?
Yatip kalkip ATATÜRK'e dua et.
Senin gibi dürzülerin yüzünden,
Dininden de soguyacak bu millet

Isgaldeki hali sakin unutma.
ATATÜRK'e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çikardin amma
Baban kimdi bilemezdin serefsiz.

Neyzen TEVFİK

"Biz başka severdik.. O sebepten 'başka' sevemedik."
// Nazım Hikmet //

Yüreğe Karşı Etek.!

Ortalama erkeğin tutkusu da takıntısı da tendir.

Sevdiği kadın başkasına gönül verse aldırmaz ama, eline başka erkeğin eli değse cinayet işleyebilir.

Şöyle düşünür:
...
“İsterse başkasını sevsin, yeter ki sevişmesin.”

Kadında cümle tersine döner:

“İsterse başkasıyla sevişsin, yeter ki sevmesin.”

Çünkü kadına göre vücudun merkezi yürektir; erkeğe göre etek...

İstisnalar dışında ikisi de o merkezi koruma derdindedir.

Erkek eteği paylaşmaz, kadın yüreği...

Can Dündar...
SONLAR OLMASIN

Her şey sevmekle başlar…
Neyi severiz, niye severiz…
Kendimize benzeyeni, kendimizde bir parçasını bulduğumuz şeyleri mi severiz…Yoksa kendimizde bulamadığımız şeyleri kendisinde bulduğumuzu mu severiz…
Sevdiğimiz insanların yaptıkları şeylere karşı daha toleranslıyız…Peki o zaman, o şeyler canımızı neden daha fazla acıtır?Onun yarattığı ve ona yüklememiz gereken sıkıntıyı kendimiz yüklenmeyi seçtiğimiz için olabilir mi?.....
Hiçbirimiz kızıp da telefonu bir kez yüzümüze kapatan birini bir daha aramayız, oysa sevgide böyle midir? Onun bir çıkmazı vardır, aramızda bir çözümsüzlük vardır ki yüzümüze kapatmıştır diye düşünür, kızsak da ondan daha çok telaş ederiz…
İstediğimiz zamanlar yanımızda olmaz, istediği zamanlar yanında olamayız, ama biliriz ki olmak istenir…Onu koşulları ile birlikte değerlendiririz...İnanırız…İnanmamıza sebep olacak başka şeyler yaşanmıştır, önce yaşananlarla tolere edilir, yaşanamayıp da içimizde kalanlar…
Yıllar öncesinin bir gazete haberini anımsıyorum; Komşumuzun genç çocuğu annesini dövmüş, kafası kırılmıştı.Anne mahallede duyulmuş olmasına çok içerlemişti, en çok da oğluna kötü bakılıyor diye üzülüyordu.Gazetede “oğlum değil mi, döver de sever de..” diyordu…Bu neyin toleransı, sevginin toleransı mı, kendi yetersizliğinin sorumluluğunu yüklenmek mi, işte bunu bilmek zor..
Bir başka gazete de bir başkasından bahsediyordu;…. Onu çok sevdiğini, sevgisine karşılık bulamadığı için de öldürdüğünü söylüyordu…Sevgiyle hınç karıştırılıyor …
Bir Çin filmini hatırlıyorum...Bir zamanların güçlü simalarından karizmatik bir karakter…Yaşlı ama güçlü bir Çinli…Konuşmalardan çıkarılıyor; Sevdiği kadın, o da kendisini sevmesine rağmen, yakın bir arkadaşıyla evlenmek zorunda kalıyor…Kahır etmiyor…Sadece –sade- bir yaşama geçiyor, özel ve güzel çiçekler yetiştiren yalnız bir adam…İlle de hayat kaçıyor deyip, yaşamına herhangi birini sokmuyor…Yalnız ve özel bir hayat…Mutlu mudur, mutlu görünüyor…
Film kahramanı Keje’yi çoğumuz hatırlarız..Sevdiğiyle isteği dışında ayrılmak zorunda kalmıştır, konuşmayı terk etmiştir - ki yıllar boyu ağzımızdan tek bir kelimenin çıkmadığını düşünürsek durumun derinliğini kavrayabiliriz- ama sevdiğini terk etmemiştir…
Sevgi toleranstır…Sevginin tolere etmeyeceği tek şey vardır.Direkt kendisine yönelen, kendisini yoksayan davranıştır.Kendi varlığına rağmen, kendinden sonraki bir sevgi kendi yerini almışsa artık yapacak bir şey kalmamıştır.Gitmekten başka…
Çekelim tırnaklarımızı diğerinin etinden
Döngü sevgiye kurulsun
Tükendik zaten bozgunlardan
Sevda üzerine kurulan pusularda
Pusucular vurulsun
Büyü bozulsun
Büyü bozulsun
S.ANKA
AYNA

Dolmuşun pencere camından yansıyan yüzümü farkediyorum…Önce gözlerimi fark ediyorum (aynaya baktığımda da nedendir bilmem önce gözlerimi görürüm)…İçerdeki tartışmaların karmaşasını nasıl da ele veriyor..Ağırlıklı olarak hüzün taşısa da, karışmış öfke çizgileri de fark ediliyor.Neyin hüznü, neyin öfkesi…Anlaşılamamanın, anlatamamanın mı öfkesi…Bireysel mi, toplumsal mı, çözünürlüğü ne?Tüm günün yansıması, tüm yaşamın yansıması ?..Sabah haberleri dinledim; şu şunu demiş,bu bunu demiş, acaba hangisi gerçekte halk için bir şey demiş.Kişilik savaşları, “ben”i üstün kılma savaşları..çıkar kavgaları..Herkes haberleri izlerken bunları mı düşünüyor, farkında mı, farkında iseler ne olabilir, şimdiye kadar ne olmuş…

Sonrasında başka bir ortamdayız hepimiz..Grup küçülüyor, ama aynı döngü de küçülerek devam ediyor.İnsanlar itiraz edilmesi gereken şeylere hep itiraz ediyor (görünüyor,etmiyor), bunu gösterme şansı doğduğunda kimse ortada yok, herkes itirazı başkası göstersin istiyor, olumlu sonuç alınırsa nemasından pay alacak, olumsuz bir sonuç doğarsa tamamı itiraz eden üzerinde kalacak…Ne ala,ne ala…Hepimiz dürüstüz…Ne diyor Sezen Aksu şarkısında “masum değiliz,hiç birimiz…” Ne diyor Aziz Nesin hikayesinde “hepimiz birer “Zübük”üz..”

Grubu daha da küçültüp kendime dönüyorum…Ne kadar kendimim…Çocuk olan ben, büyük olan ben. Ailede verilenin ne kadar yakınındayım, ne kadar uzağındayım,öğretilenin tersine düşecek şeyler de yapıyorum, ne kadar haklıyım,ne kadar haksızım…Gençliğinin ilk adımlarında amaçları olan, idealleri olan ben, ne kadar yakınındayım, ne kadar uzağındayım…İnsan yaşadıklarıyla bir bütün değerlendirilir, tek bir noktada bile ideal olanın tersine düşersen, yaptıkların yapacakların onunla değerlendirilecektir, yaşamındaki doğrular yüzde doksan olsa da , yüzde onluk hataların gölgesinde küçülecek, küçülecek yok sayılacaktır..Neydi o söz;“Adam olmak değil, adam olarak kalmak önemlidir”…

Çevresi aynalarla kaplı bir odada gibiyiz..Her yanda “ben”i farklı farklı yansıtan aynalar…Koşup, koşup hangisinin içine girsek kendimizle bütünleşebiliriz, bütünleşebilir miyiz, her birinde bir parçamız var, nasıl toplanacağız…Aynalar sadece ona verdiklerimizi yansıtıyor (ışık oyunlarını saymazsak)..Bulsak da kendimize yabancı; hayallerimiz, ideallerimiz gözlerimizin derinliklerinde, diplerinde kalsa da, cama yansıyan bu yaşlanmış, bu hüzünlü yüz bizim…

7 Aralık 2010 Salı

"kurtarıcılar memleketi kurtara kurtara, kurtardılar memleket olmaktan..."

OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum ...
doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar bugün
Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha kim bilir.

11 Eylül 1961 / Doğu Berlin.

Nazım Hikmet

5 Aralık 2010 Pazar

Nazım Hikmet / Yaşamaya Dair

...
yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Alkış

Kaza mahalinde elinde cep telefonuyla koşturup " 112′nin numarasi neydiiiii ? " diye bagıran hanımefendiye
Bazılarının ilişkisi vαr ama sevdiği yok. Birçoğunun da bir sevdiği vαr; ama ilişkisi yok..
// Paul Auster //

Shakespeare Der Ki...

‎* Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden bir... şey ummam. Beklentiler daima yaralar.
* Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin. Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. Sadece kendiniz için yaşayın ve;
- Konuşmadan önce dinleyin,
- Yazmadan önce düşünün,
- Harcamadan önce kazanın,
- Dua etmeden önce bağışlayın,
- İncitmeden önce hissedin,
- Nefret etmeden önce sevin,
- Vazgeçmeden önce çabalayın,
- Ölmeden önce yaşayın.
*Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.

İLK TÜRK ERKEĞİ


4 Aralık 2010 Cumartesi

Çin Malı Sevdalar

İlham dediğin ‘’ çiş ‘’ misali der, ünlü alman yazar Bertolt Brecht; ne zaman geleceği belli olmaz. Başlığı yazdığımda belleğimden bir hatıra canlandı. Belki de bu öyküye örnek teşkil edebilecek bir hatıra. Zaman akıp giderken belleğimize sıkışan param pörçük düşünceler böyle anlarda bir bütün olup çıkıverir karşımıza. Bazen bir sohbet esnasında sarf edilen bir sözcük ışık tutar eserimize. Aylarca başlamak üzere uğraşılan bir romanın ilk cümlesini sokaktan geçen satıcının bağırtısı oluşturuverir; ‘’ sıcak bir günde terk ettin beni ve sen giderken seyyar satıcı terlik satıyordu’’ gibi. Aslında konuyla alakası yoktur terlik satan satıcının; sizi terk eden terlikçiye kaçtı değil ya. Ama aylarca tasarlanan bir romanın başkahramanı oluverir biranda. Aslında bilemez o gün o sokaktan geçerken bir romanın ilk cümlesinin bilinmez kahramanı olacağını. Uzun süredir tasarlanan bir konu üzerine yazılacak olan bu öyküye başlayacak ilk cümleyi bulamadım bende. Anlatacağım konu aslında hepimizin yaşadığı, gördüğü ve bildiği bir olay. Sevdalarımızın, insanlığımızın ve aşklarımızın kirlenişi üzerine bir hiciv yazısı beklide. Değerli bir dostla yapılan bir sanal sohbette puntolaşan bir sözcük yazının başlamasına sebep oldu. Sevdalardan bahsederken kendimin bile sonradan fak ettiğim bir cümle yazılı verdi bilgisayar ekranına; ‘’ Çin Malı Sevdalar Yaşıyoruz Artık, Ucuz ve Kalitesiz Sevdalar’’. 

Sıcak bir İstanbul yazında, boğaza nazır set üstü çay bahçesinde demli çaylarımızı yudumluyoruz. Eşlerimize boğaz manzarası seyrettirmek adına arkadaşımla beraber hazırladığımız küçük bir sürpriz. Boğaz tüm maviliği ile ayaklarımızın altında; adeta Fatihin gemileri geçiyor önümüzden Constantinepolis ‘ i fethetmek üzere. Büyülü bir şehir İstanbul; yaşama dair her şeyi bir başka yaşatıyor insana. İstanbul başka yaşanıyor, İstanbul’da sevda bir başka. Daha bir sıkı tutuyorum kadınım ellerini; bıraksam boğazın derinliklerinde kaybolacakmışçasına korkarak. Yüzümüze vuran deniz kokulu rüzgar tenlerimizin kokularını birbirine karıştırıyor ve tekrar âşık oluyoruz birbirimize taze aşıklar gibi. Elindeki sepette Çin malı oyuncaklar satan bir çocuk yaklaşıyor yanımıza. Çocuğun ihtiyacı var satışa; belli oluyor her halinde. Bir oyuncak seçiyorum; bir lira veriyorum çocuğa. Oyuncağı incelerken elimizde kırılıveriyor birdenbire; iade etme gereği bile duymadan çöpe atıyorum. Çin malı bir oyuncak; ucuz ve kalitesiz diyorum, önemsemiyorum. 

Arkamızdaki kameriyede birbirine sımsıkı sarılmış bir çift boğazın serinliğinde aşkın tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Argo tabiriyle ‘’ yiyişen ‘’ çift; sadece anı yaşamaktan başka bir şey yapmıyor sadece öpüşüyorlardı. Birden sesleri yükselerek tartışmaya başladılar. Öyle ki; sesleri bize kadar ulaşmıştı. Kavgalarını nedenini anlaşılabiliyordu; genç delikanlı kollarındaki sevgilisinin adını bir başka kızla karıştırmış ve kırdığı bu pot yüzünden araları bozulmuştu. Genç kız delikanlıya tam bir ‘’ Osmanlı tokatı ‘’ patlatarak uzaklaştı. Genç delikanlı utanacağı yerde cep telefonuna sarılıp bir başka kızla sohbet etmeye başladı. Biz; masadaki dört kişi şaşkın gözlerle birbirimize bakakaldık. O an dudaklarından dökülen küçük bir cümle her şeyi anlatıyordu; ‘’ İşte Bu da Çin Malı Bir Sevda, Ucuz ve Kalitesiz’’. 

Gerçektende Çin malı sevdalar yaşanmaya başladı artık. Teknolojinin ilerlemesiyle evimize kadar giren internet sevdalarımızı bile sanallaştırdı. Artık kimseler muhallebicilerde buluşmuyor, çay bahçelerinde âşıkların muhabbet seslerinden eser yok. Chat yaparak yaşanıyor sevdalar; samimiyetten uzak, dijital ve duygusuz. Ne kızlarımız kendini ağırdan satmasını biliyor ne erkeklerimiz sevda açısı çekmeyi. Seni Seviyorum kelimesinin kutsiyetini, dokunmanın verdiği hazzı, bakışların derinliğini umursayan bile yok. Bilgisayar monitöründe çıkan dijital puntolarla ilan-ı aşk ediyorlar ve birbirlerini engelleyerek ya da banlayarak sevdalarını bitiriyorlar. Uykusuz gecelerde sevda ateşiyle yazılan mektuplardan eser kalmadı. Üç beş saniyede atılan maillerle anlatılır oldu duygular. Kapı önünde bekleşmeler yerini ADSL bağlantılarına bıraktı. Bir göz görmek için heyecanla beklenen köşe başlarının yerini webcam kameralar alırken, seks denilen olgu bile oraldan anala, analdansa sanala yol aldı. Ve bir kırmızı güller gönül alma dönemi kapanıp, web sitelerinden kopyalanan smilie denilen kokusuz resimler yerlerini aldı. Hayatı kolaylaştıran teknoloji belki de hayatın katili olmaya başladı. Duygusuz nesiller yetişiyor maalesef; aşkı, sevdayı, sağduyuyu, sohbeti bilmeyen umursamaz nesiller. Ve ana babalar guru duyuyor yeni nesillerle; biz göremedik onlar görsün, biz yaşamadık onlar yaşasın düşüncesiyle. Oysa internet nesli onların yaşadıklarının binde birini yaşamadan yeni nesiller yetiştirecek. Hasrete, gurbete tahammülsüz nesiller yetişiyor; bir hafta uzak kalsa sevdiğinden, yenisini arayan nesiller. Basitleştirilmiş sevdalar yaşanıyor artık; sevgili değiştirmek çorap çamaşır değiştirmekle aynı sürelerde adeta. Evlilikler evcilik oyununa dönmüş; avukatlar zengin olmuş boşanma davalarından, aile birliğinin kutsiyeti ayaklar altında ve aldatmak denilen büyük ayı adeta sıradan olmuş. Çin malı sevdalar yaşıyoruz artık; yüreğimizdeki sızı sahte, aşkımız ucuz ve kalitesiz. 

Çin malı dostluklar, sohbetler yaşıyoruz artık. Bir kere; canım Türkçemiz ayaklar altında ezilmiş. Gençlerimiz Amerikalı radyo dj leri gibi ağızlarını yayarak sohbet ediyorlar. Dostun, yarenin adı kanka olmuş; dostlukların süresi kısalmış, riya hat safhada. Sırdaşlık müessesi yok olup gitmiş, sır tutarım diyen arkadaş dedikodu pazarlamacılığına terfi etmiş. Sanal olmuş sohbetler, kahve tadı uzaklaşmış damaklardan. Vakitsizlik midir yoksa şımarıklık mı; her kelimenin bir kısası ve anlamsızı türemiş. Merhaba kelimesinin samimiyetini almışlar yerine duygusuz bir mrb koymuşlar. Allah selamı s.a. olmuş, hal hatır nbr. Kelimelerimiz kısaldıkça kısalmış sohbetlerimiz, araya sıkıştırılan argo kelimelerse cabası olmuş. Sohbet odalarında edebi sohbetler yerine magazin sohbetleri yapılırken, bayanların msn adresleri tahrik aracı olmuş. Bir bayan bir erkeğe selam vermeye görsün, dedikodu çarkları dönmeye başlar evli bekâr fark etmez yakıştırmalar başlar. Yaklaşımlar ne amaçla olursa olsun altında aranan amaç hep duygusal ya da cinsel içerik taşır olmuş. 

Sözün özü şu ki dostlar; dört bir yanımızı Çin Malları sarmışken, insanlarımız ucuza kalitesize ve taklitlere alışmışken insan davranışlarının bundan nasibini almaması mümkün mü? Çin Malı Sevdalar yaşar olduk dostlar; ucuz, kalitesiz ve taklit sevdalar. Bizi bize yabancılaştıranların başarısı, bizim başarısızlığımız olmuş. Ve maalesef Çin Malı Nesiller Yetiştiriyoruz…

3 Aralık 2010 Cuma

okunması gereken yazılardan

Emma Bombeck Avustralya'da kanserden öldü.. Ölümünden hemen önce şunları yazmış...
‎"Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;
Hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben ...olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim..
Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..
Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..
Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım.. Yerler leke olacak diye korkmazdım.. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım.. Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..
Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..
TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "Önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim.. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim..
Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..
Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..
Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah'a
şükredin.. Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor.. Umarım her
gününüzü değerlendirirsiniz.."

- SANA -

Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!
Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!
Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!
Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!
Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum!
Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum,
Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum,
Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık,
Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim,
Toprağa bakan yanım senden zaten ayrı,
Sana bakan yanımsa toprakla aynı,
Ne yaparsan yap gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin,
Gözlerim yorgun, dudaklarım hissiz,
Dokunulmadan geçen yıllar bana ağır,
Sarılmadan geçip giden uğurlamaların kavuşmaları hep beklentisiz,
Söyleyemediklerini söylesen de şimdi, sesine aşina yanım onca sessizlikten sonra artık sağır! İsteyerek değil!
Çok çalıştım,
Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı “git” izine,
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine,
Ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen,
Gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için çok çalıştım,
Daha önce de gitmiştim, kendi isteğimle!
Anladım ki daha önce sevmemiştim,
Çok çalıştım inan,
Değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye,
Her defasında daha da tozlaşan canımı kırmadan korumaya,
Ve alışmaya kendime, bu göz gözü görmez dumanlı halime,
Çok alışmaya çalıştım hem de,
Tanıştım seninle doğan yanımla da ölen yanımla da,
Birini yaşattım, yaşatıyorum da hala ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da!
Yorulmak dinlenmekle geçmiyor,
An be an çöküyor insanın içindeki güç,
Işığı sönüyor, beyaza dönüyor rengi gitgide, hissizleşiyor,
Ne yormak istedim seni ne de yormak kendimi,
Çok çalıştım,
Gitmeye de kalmaya da,
İkisi de aynı acı,
Kolay değil!

1 Aralık 2010 Çarşamba

İĞNE DELİĞİ

Birgün padişahin huzuruna bir adam getirmisler..
Adamin bir hüneri varmis.. 100 adim öteden firlattigi
ipligi,100 adim ötedeki ignenin deligine geçiriyormus..
Bunu basarmak tam 40 yilini almis..
Padisah
'göster bakalim hünerini' demis..
adam igneyi bir sehpaya saplamis, sonra 100 adim geri gitmis
ve ipligi firlatmis.. iplik ignenin deliginden geçmis..
Padisah
'tekrarla, tesadüf olmasin yoksa' demis..
Adam tekrarlamis, gene isabet..
Padisah tam 10 kere tekrarlatmis, 10'unda da iplik hedefi bulmus..
Padisah veziri çagirmis,
'su adami ödüllendirin.. 100 altin verin, 100 de sopa vurun'
Adam 'aman padisahim bu nasil ödül' demis..
Padisah da ' 100 altin hünerin için, 100 sopa da böyle
lüzumsuz bir ise yillarini harcadigin için' demis.