17 Mayıs 2011 Salı
Ben bir bahçıvanım sen benim yedi yılda açan gülümsün. Erişilmez oluşun yıldırmıyor beni, belki bilhassa bundan dolayı makbülümsün.
"prens charles olmak da zor. bakkala gidip bir şeyler alınca para diye ananın resmini veriyorsun."
"kimseden lys'de başarı beklemeyin. zaten ilk 1 saat sorularda bi ibnelik var mıdır lan acaba deyip şifre çözmeye çalışarak geçecek.."
"kimseden lys'de başarı beklemeyin. zaten ilk 1 saat sorularda bi ibnelik var mıdır lan acaba deyip şifre çözmeye çalışarak geçecek.."
9 Mayıs 2011 Pazartesi
SOSYAL DEVLET NEDİR ? sorusuna cevap arıyoruz..............
doğuşunu çok amiyane tabirlerle açıklamak gerekirse;
18.yy'da amerikan ve fransız ihtilalleriyle pek çok ülkede monark devleti anlayışı yerini hukuk devleti anlayışına bırakmıştır. amma ve lakin bu durum başta toplumdaki her kesimce monarka karşı kazanılmış bir başarı veya zafer olarak adlandırılırken, durumun öyle olmadığı zamanla emeğini satan kesimce anlaşılmaya başlanmıştır. 19.yy'da malını satan sermaye sahipleri, daha fazla kar için emeğini satan işçi kesimi her bakımdan sömürmeye başlamışır. ahan da bu arada bir yerlerde karl marx çıkmıştır piyasaya ve demiştir ki; "ey sermaye sahipleri, sanmayın ki bu devran dönmeyecek, sanmayın ki kamçıladığınız bu emekçiler bir gün isyan etmeyecek; güvenmeyin tekelinizde bulunan devlete ve organlarına, güvenmeyin kendi çıkarlarınız doğrultusunda oluşturduğunuz hukuka, yemeyin bizi fraternite egalite liberte diye, zira hepimiz eşitiz lakin görünen o ki bazılarınız daha da eşitsiniz..."
efenim marx'ın bu çuvaldızı fena halde destek görmüş, sermaye sahipleri "h.ssiktir"i çekmeye başlamıştır. boykotlar, iş bırakmalar falan cabası.
"ulan!" demiş sermaye sahipleri ve devleti tekelinde bulunduran efendiler, "ne yapmalıyız ki bu dalga engellensin?" düşünmüşler düşünmüşler, en sonunda akıllarına sağlam bir fikir gelmiş. fikrin ana temasını "silleden ziyade okşama" şeklinde açıklayabiliriz. yani nedir? devlet bizde, para bizde, sömürge ülkeleri bizde, e ne duruyorsun, helva yapsana olayı.
demişler ki efendiler, "biz mal mıyız lan elimizde o kadar obafemi, didier, orus veya kokofami varken gidip wayne'i, pole'u, anthony'yi veya philips'i zorluyoruz çalışmaya, indirelim bizimkilerin çalışma saatlerini, okşayalım kafalarını, verelim hoşa giden birçok hakkı, giydirelim çocuklarını, verelim manitalarıyla gidecekleri sinema paralarını, hem onlar ağlamasın-ilerde sorun çıkarmasın markso dayı'nın didiği gibi, hem biz rahat edelim. hem böylelikle kokuşmuş, insanlık yüzü görmemiş pis afrikalılar bizden medeniyet görmüş olur bahaneyle bizimle çalışarak. he doğru bildin, bu medeniyet bizim m.akif'in bahsettiği...
öyle olmuş, böyle olmuş, herkes 20.yy'a gelindiğinde az veya çok yolunu bulmuş, ya da yolunu bulmaya yakın hale gelmiştir...gelemeyen de 2.dünya savaşı sonrasında oturtacaktır rayı tam olarak... herkes dediğime bakma, sanayinin geliştiği avrupa ülkelerinden bahsediyorum. ne sandın yarraam? taşşağını kaşıyan arapları veya puro dumanıyla sivrisinek öldüren latin amerikalıları adam yerine koyacağımı mı? heh, siktir ordan...
nedir sonuç, refah bir ülke, tıkır bir devlet, devamlı büyüyen bir sermaye, arasıra nükseden problemler hariç mutlu mesut takılan bir emekçi, emekçinin sorunlarıyla düzenli olarak ilgilenen bir devlet görüntüsü.
hoş görünüyor değil mi? haritanın aşağısına bakmayınca harbi güzel görünyor lan şimdi farkettim... bi de şey farkettim, iskandinav yarımadası erekte olmamış çift başlı zenci y.rraaana benziyor...
velhasıl...anlayış böyle başlamış zamanında, bugün bambaşka bir hal almış tabi, o ayrı.
18.yy'da amerikan ve fransız ihtilalleriyle pek çok ülkede monark devleti anlayışı yerini hukuk devleti anlayışına bırakmıştır. amma ve lakin bu durum başta toplumdaki her kesimce monarka karşı kazanılmış bir başarı veya zafer olarak adlandırılırken, durumun öyle olmadığı zamanla emeğini satan kesimce anlaşılmaya başlanmıştır. 19.yy'da malını satan sermaye sahipleri, daha fazla kar için emeğini satan işçi kesimi her bakımdan sömürmeye başlamışır. ahan da bu arada bir yerlerde karl marx çıkmıştır piyasaya ve demiştir ki; "ey sermaye sahipleri, sanmayın ki bu devran dönmeyecek, sanmayın ki kamçıladığınız bu emekçiler bir gün isyan etmeyecek; güvenmeyin tekelinizde bulunan devlete ve organlarına, güvenmeyin kendi çıkarlarınız doğrultusunda oluşturduğunuz hukuka, yemeyin bizi fraternite egalite liberte diye, zira hepimiz eşitiz lakin görünen o ki bazılarınız daha da eşitsiniz..."
efenim marx'ın bu çuvaldızı fena halde destek görmüş, sermaye sahipleri "h.ssiktir"i çekmeye başlamıştır. boykotlar, iş bırakmalar falan cabası.
"ulan!" demiş sermaye sahipleri ve devleti tekelinde bulunduran efendiler, "ne yapmalıyız ki bu dalga engellensin?" düşünmüşler düşünmüşler, en sonunda akıllarına sağlam bir fikir gelmiş. fikrin ana temasını "silleden ziyade okşama" şeklinde açıklayabiliriz. yani nedir? devlet bizde, para bizde, sömürge ülkeleri bizde, e ne duruyorsun, helva yapsana olayı.
demişler ki efendiler, "biz mal mıyız lan elimizde o kadar obafemi, didier, orus veya kokofami varken gidip wayne'i, pole'u, anthony'yi veya philips'i zorluyoruz çalışmaya, indirelim bizimkilerin çalışma saatlerini, okşayalım kafalarını, verelim hoşa giden birçok hakkı, giydirelim çocuklarını, verelim manitalarıyla gidecekleri sinema paralarını, hem onlar ağlamasın-ilerde sorun çıkarmasın markso dayı'nın didiği gibi, hem biz rahat edelim. hem böylelikle kokuşmuş, insanlık yüzü görmemiş pis afrikalılar bizden medeniyet görmüş olur bahaneyle bizimle çalışarak. he doğru bildin, bu medeniyet bizim m.akif'in bahsettiği...
öyle olmuş, böyle olmuş, herkes 20.yy'a gelindiğinde az veya çok yolunu bulmuş, ya da yolunu bulmaya yakın hale gelmiştir...gelemeyen de 2.dünya savaşı sonrasında oturtacaktır rayı tam olarak... herkes dediğime bakma, sanayinin geliştiği avrupa ülkelerinden bahsediyorum. ne sandın yarraam? taşşağını kaşıyan arapları veya puro dumanıyla sivrisinek öldüren latin amerikalıları adam yerine koyacağımı mı? heh, siktir ordan...
nedir sonuç, refah bir ülke, tıkır bir devlet, devamlı büyüyen bir sermaye, arasıra nükseden problemler hariç mutlu mesut takılan bir emekçi, emekçinin sorunlarıyla düzenli olarak ilgilenen bir devlet görüntüsü.
hoş görünüyor değil mi? haritanın aşağısına bakmayınca harbi güzel görünyor lan şimdi farkettim... bi de şey farkettim, iskandinav yarımadası erekte olmamış çift başlı zenci y.rraaana benziyor...
velhasıl...anlayış böyle başlamış zamanında, bugün bambaşka bir hal almış tabi, o ayrı.
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Gezme ceylan bu dağlarda_Sırrı Süreyya ÖNDER
Kandıra bölgesindeki ormanlar, eskiden geyikleriyle anılırmış.
Bir yandan avlanma yoluyla, diğer yandan ekosistemin talan edilmesiyle bir tek geyik bile yaşamaz olmuş.
Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, yaklaşık iki yıl önce bir dişi bir erkek geyiği ormana salmış.
Bölge halkı, yıllar sonra gördükleri geyikleri korumaya alıp, neredeyse elleriyle beslemeye başlamışlar.
Bir de yavru ceren dünyaya gelmiş.
Ömer Çakır ve Vedat Kaygısız isimli iki vatandaş, yaklaşık 3 ay önce, Bollu köyünde düzenlenen mevlid cemiyetinden dönerken yolda dişi geyik ve yavrusuyla karşılaşmışlar.
Geyikler de bunları diğer insanlarla karıştırıp, insan bellemişler, kaçmamışlar...
İşte bundan sonrasını anlatmaya içim elvermiyor.
Yavru ceylan öksüz kalmış diyeyim, gerisini siz anlayın.
Hayvanlar da ümmettendir
Bu cinayeti işleyenler tespit edilmiş ve mahkemeye sevkedilmiş.
Muhtemelen 11.000 TL ceza ödeyerek serbest bırakılmışlardır.
Ben en çok, bu canilerin Mevlid-i Şerif'i nereleriyle dinlemiş olduklarını merak ettim.
O maneviyat ikliminden çıkıp, böyle bir cinayeti, üstelik yavru ceylanın gözü önünde nasıl işleyebildiklerini anlamaya çalıştım.
Kuran-ı Kerim, ekolojik sistemin önemli üyeleri olan hayvanları, "ümmet" olarak isimlendirmektedir.
En'am Suresinin 38. Ayetinde; "Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmettir. Biz o kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler" buyrulmaktadır.
Gökteki kuştan yerdeki karıncaya kadar herkesin bu evren üzerinde bir hakkı olduğunu öğütleyen peygambere edilmiş bir duadan çıkıp, bu vahşetin faili olmayı nasıl içlerine sindirebildiklerini düşündüm.
Henüz 12 yaşında olan bir başka Ceylan daha öldürülmüştü bu topraklarda.
Ceylan Önkol'un, Diyarbakır'ın Lice ilçesi Şenlik köyü Xambaş mezrasında, Tabantepe Taburu'ndan atılan bir havan mermisiyle parçalanarak öldürülmesine itiraz etmeyen gönüllerden, bu vahşete bir ses vermelerini nasıl bekleyebiliriz ki?
Kaygusuz Abdal
Gaybi, zamanın Alanya Beyi'nin oğludur, ava meraklıdır.
Bir gün avda bir ceylan vurur.
Ceylan kaçarak Elmalı'daki Abdal Musa Sultan'ın dergahına girer.
Gaybi, dergahtaki dervişlerden vurduğu ceylanı ister.
Dervişler böyle bir ceylan görmediklerini belirtirler, tartışma çıkar.
Tartışmaları duyan Abdal Musa dışarı çıkıp ne olduğunu sorunca, Gaybi olup biteni anlatır.
Abdal Musa, abasını kaldırıp böğrüne saplanmış oku göstererek "attığın ok bu muydu?" diye sorar.
İşte Gaybi o gün o dergaha kul olur.
Vazgeçtiği cümle şeylerden dolayı ona "Kaygusuz Abdal" mahlası verilir.
Bu toprakların en güzel yergilerini, taşlamalarını yazar.
Bana kimileri "Niçin Kürtlerle berabersin? Bak sanatçısın, gazetede köşen vardı, herkes seni seviyordu..." diye soruyor.
Şüphesiz, Kaygusuz Abdal'la tartılacak kadar hadsiz değiliz ama Ceylanlara atılan her oku böğrümüzde hissetmeye yetecek kadar insanlığımız vardır.
Kimileri, sadece baskı, eza, cefa ve yorgunluktan ibaret bu sorumluluğu, iktidarla karıştırıp, "vay Sırrı vay" diye yazılar döşeniyor.
Bir de sap yeyip saman üretenler, hicvedeceğim derken gülünç olanlar var.
Hepsini hizalayıp tek bir cevap vermek gerekirse şudur:
Kendinizi zorlamayın, sizin bileceğiniz bir hal değildir.
Bilmeniz gereken tek şey haddinizdir.
Bir de şu atasözü: Aqlê sivik barê girane!
Hepinize merhaba...
Bir yandan avlanma yoluyla, diğer yandan ekosistemin talan edilmesiyle bir tek geyik bile yaşamaz olmuş.
Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, yaklaşık iki yıl önce bir dişi bir erkek geyiği ormana salmış.
Bölge halkı, yıllar sonra gördükleri geyikleri korumaya alıp, neredeyse elleriyle beslemeye başlamışlar.
Bir de yavru ceren dünyaya gelmiş.
Ömer Çakır ve Vedat Kaygısız isimli iki vatandaş, yaklaşık 3 ay önce, Bollu köyünde düzenlenen mevlid cemiyetinden dönerken yolda dişi geyik ve yavrusuyla karşılaşmışlar.
Geyikler de bunları diğer insanlarla karıştırıp, insan bellemişler, kaçmamışlar...
İşte bundan sonrasını anlatmaya içim elvermiyor.
Yavru ceylan öksüz kalmış diyeyim, gerisini siz anlayın.
Hayvanlar da ümmettendir
Bu cinayeti işleyenler tespit edilmiş ve mahkemeye sevkedilmiş.
Muhtemelen 11.000 TL ceza ödeyerek serbest bırakılmışlardır.
Ben en çok, bu canilerin Mevlid-i Şerif'i nereleriyle dinlemiş olduklarını merak ettim.
O maneviyat ikliminden çıkıp, böyle bir cinayeti, üstelik yavru ceylanın gözü önünde nasıl işleyebildiklerini anlamaya çalıştım.
Kuran-ı Kerim, ekolojik sistemin önemli üyeleri olan hayvanları, "ümmet" olarak isimlendirmektedir.
En'am Suresinin 38. Ayetinde; "Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmettir. Biz o kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler" buyrulmaktadır.
Gökteki kuştan yerdeki karıncaya kadar herkesin bu evren üzerinde bir hakkı olduğunu öğütleyen peygambere edilmiş bir duadan çıkıp, bu vahşetin faili olmayı nasıl içlerine sindirebildiklerini düşündüm.
Henüz 12 yaşında olan bir başka Ceylan daha öldürülmüştü bu topraklarda.
Ceylan Önkol'un, Diyarbakır'ın Lice ilçesi Şenlik köyü Xambaş mezrasında, Tabantepe Taburu'ndan atılan bir havan mermisiyle parçalanarak öldürülmesine itiraz etmeyen gönüllerden, bu vahşete bir ses vermelerini nasıl bekleyebiliriz ki?
Kaygusuz Abdal
Gaybi, zamanın Alanya Beyi'nin oğludur, ava meraklıdır.
Bir gün avda bir ceylan vurur.
Ceylan kaçarak Elmalı'daki Abdal Musa Sultan'ın dergahına girer.
Gaybi, dergahtaki dervişlerden vurduğu ceylanı ister.
Dervişler böyle bir ceylan görmediklerini belirtirler, tartışma çıkar.
Tartışmaları duyan Abdal Musa dışarı çıkıp ne olduğunu sorunca, Gaybi olup biteni anlatır.
Abdal Musa, abasını kaldırıp böğrüne saplanmış oku göstererek "attığın ok bu muydu?" diye sorar.
İşte Gaybi o gün o dergaha kul olur.
Vazgeçtiği cümle şeylerden dolayı ona "Kaygusuz Abdal" mahlası verilir.
Bu toprakların en güzel yergilerini, taşlamalarını yazar.
Bana kimileri "Niçin Kürtlerle berabersin? Bak sanatçısın, gazetede köşen vardı, herkes seni seviyordu..." diye soruyor.
Şüphesiz, Kaygusuz Abdal'la tartılacak kadar hadsiz değiliz ama Ceylanlara atılan her oku böğrümüzde hissetmeye yetecek kadar insanlığımız vardır.
Kimileri, sadece baskı, eza, cefa ve yorgunluktan ibaret bu sorumluluğu, iktidarla karıştırıp, "vay Sırrı vay" diye yazılar döşeniyor.
Bir de sap yeyip saman üretenler, hicvedeceğim derken gülünç olanlar var.
Hepsini hizalayıp tek bir cevap vermek gerekirse şudur:
Kendinizi zorlamayın, sizin bileceğiniz bir hal değildir.
Bilmeniz gereken tek şey haddinizdir.
Bir de şu atasözü: Aqlê sivik barê girane!
Hepinize merhaba...
26 Nisan 2011 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)