29 Kasım 2011 Salı

İran Devrimi'nden bir tanık

Gürültülü gülüşü ve konuşmasıyla, kendi ülkesinde sayısız toplumsal altüst oluşun, devrimin içinden canlı bir tanık. Vücut dilini usta ve doğal kullanışıyla anlattıklarına yer yer trajedi ve mizah katıyor. O yine de orta kesimden gelme ‘şanslı’ bir İran kadını; araba kullanmanın, üniversite eğitimi almanın, etek giymenin bile cesaret işi olduğu bir ülkenin kadını… Her şeyi getirip kadınlara bağlıyor, feminist falan değil hayır! Ortadoğu kadınının halini dinledikçe hassasiyetini anlıyorsunuz. En ateşli ikinci vurgusu, “Anlamadık”, “Gücünü kavrayamadık” dediği trandasyon (gelenek). “Hanım, neler merak ediyorsunuz İran’a ilişkin” diye başladı söze.

-
En çok 1979, İran Devrimi’ne götüren sürece nasıl gelindiğini…

Şah iktidarına karşı ilk hareketlenmeler, 1971 yılında üniversitelerde öğrenci hareketleri olarak başladı. Hareket içinde en ağırlıklı kesim, solcular ve mollalardı. Ben de Tahran Üniversitesi’nde öğrenciydim. Ama önce, Şah iktidara geldiğinde, biz solcularda ve ilerici kesimde yarattığı yanılsamaları anlatmak istiyorum.

- Oraya geçmeden önce solcularla kimleri kastediyorsun, hangi partiler vardı?


En kitleseli benim de içinde faaliyet yürüttüğüm TUDEH idi (revizyonist bir parti -bn), TUFAN vardı (komünist fakat kitlesel gücü olmayan bir parti -bn). Maocu birkaç grup vardı. Şah iktidara geldiğinde birçok reform yaptı. Azımsanacak vaatler de değildi bunlar. Kadınlar İran’ın kanayan yarası olmuştur hep. İran’da kadın olmak, insan yerine konulmamak demektir. Her gelen işgalci devlet kadınları kullandı, onları daha bir içine kapattı. İran mimarisi bile bunu yansıtır. Sokakları daracıktır. Kadınlarımızın daraltılan dünyası gibi. Daracık sokakların her iki yanındaki evlerin duvarları çok yüksektir. Duvarlar yükseldikçe kadınlar büzüldü; duvarlar yükseldikçe kadınlar içine kapandı.

Ben üniversitede matematik okudum. Ülke çapında otuz kadın ya var ya yoktuk. Koca şehirde araba kullanan üç kadın vardık. Kadınlarla erkekler otobüse aynı yerden binemez, aynı bölümde oturamaz. Bir gün ben “Oh ne güzel bomboş” diye otobüste yanlışlıkla erkeklerin bölümüne oturmuşum. Anında parçalamaya hazır bakışlar bana doğru dönünce ne yaptığımı anladım. Sürekli dayak yiyordu kadınlar. Sadece dinciler-gericiler değil, ateistler, sözümona ilericiler de kadınları döverler. Şah kadınların okumasını, yaşam içerisine girmelerini, dayak olayına karşıtlığını ilan etti. Görünüşte biraz daha özgürlük tanıdı. Geleneklerin ve dinin etkisi her şeyin üstündeydi fakat. Şah döneminde ilk kez etek giyerek sokağa çıktım. Sen misin giyen! Her geçtiğim yerde bacaklarıma çimdik attılar, sarkıntılık ettiler. Bir de ilk kez akademisyenler, aydınlar düşüncelerini açıklamaya başladılar. Dilsizlikten konuşmaya geçmişlerdi.

- Peki, monarşik bir diktatörlüğün kitlelerde yanılsamalar yaratacak uygulamalarına rağmen Şah’ı ülkeden kaçırtacak 1979 Devrimi’ne götüren toplumsal çelişkiler nelerdi?

Bir yandan böyle gözüküyordu ama kendi ailesi yolsuzluklar, rüşvetle zenginleştikçe halk korkunç fakirleşiyordu. Ekonomik adaletsizlik içten içe öfke biriktiriyordu. “Akademisyenler konuşubiliyorlar” dediysem, sınırları belliydi. Özgürlük filan yoktu. En küçük bir ses çıkarma sert bastırılıyordu. Şah mollalara daha ılımlı davranırken, zindanlar solcularla doldu. Ben de 1977’de gözaltında kaldım. 6 ay hapis yattım.

1971’lerden beri Şah’a karşı gösteriler, üniversitelerde sürüyordu zaten. Yoksulluğun da artmasıyla diğer kesimleri de içine çekti. Ayaklanma tamamen kendiliğinden başladı, hızla yayıldı. Ayaklanma öncesi örgütlenen iki kesim vardı: Solcular ve mollalar. Mollaların içten içe örgütlenmesini sol olarak biz hiç kavrayamadık. Onları kültürel olarak da, siyasal olarak da küçümsedik, kendi gücümüzü abarttık. Kadınlar camilerde bildiriler dağıtıyordu, biz okumuş, aydın, solcu kesim burun kıvırıyorduk. Onlara, dinin etkisinde cahiller diyorduk. “Bu deliler bu cahillikle hiçbir şey başaramazlar” dedik kendimizce. Bu bizim en büyük aptallığımızdı. Oysa Pazar ekonomisi onların elindeydi (Tahran Çarşısı’ndan söz ediyor -bn). Yoksulluktan boğulmuş insanlara ekonomik yardımla gittiler. Dinin halk üzerindeki güçlü etkisini, maddi ihtiyaçlarına yanıtla birleştirdiler. Humeyni Şah iktidara geldiğinde Irak’a kaçmıştı. Arada sırada bildirileri dağıtılırdı, biz faaliyetlerini bundan ibaret gördük. Oysa Şah devrilip o deli (Humeyni) sürgünden döndüğünde 3-4 milyon insanın karşılamasına en çok biz politik kesimler ağzı açık baktık.

- İşçi sınıfı ve emekçilerin ayaklanma karşısındaki duruşu nasıl oldu?

Petrol kesildi. Petrol işçileri ayaklanmanın içindeydi. Elektrikler kesildi, ulaşım durdu, okullar kapandı. Yani siz ona ne diyorsunuz hani?

- Genel grev…

Hah öyleydi işte. Katılmayan tek bir kimse kalmadı. Ama ayaklanma başıboştu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Diyelim ki geçenlerde Ukrayna’da muhalefet bir ay sokakta kaldı. Biz iki yıl sokakları doldurmuş vaziyette yaşadık. “Azatlık, eşitlik, adalet!” diyorduk ve Şah’ın devrilmesini istiyorduk. İki şehirde askerler halkın üzerine ateş açtı, ölenler oldu. Bunlar ayaklanmayı durdurmak bir yana daha da yayıyordu. Şah askerlerini geri çekti; “Ne istiyorsanız vereyim” dedi. Rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmış bakanlarla başbakanı değiştirdi. Fakat halk “Senin inmeni istiyoruz”da diretti. En sonunda Şah, “Ben iktidardan çekilemem, ben Allah’ın elçisiyim” diye dini de kullandı. Fakat o da kar etmeyince ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Benim kulağıma gelen iki büyük uçak dolusu dolar, altını da kendisiyle beraber kaçırdığı…

- İran halkında güçlü bir ABD karşıtlığı olduğunu biliyoruz. O dönemde ABD büyükelçiliği işgal edilmişti ve ABD saldırı tehdidinde bulundu, cesaret edemedi.

Sandığınız gibi ABD’yi filan görmüyordu gözümüz. Şah gitsin diyorduk başka bir şey demiyorduk. ABD’nin, Şah çekilirse solcuların iktidar olacağından çekindiğini, dinci bir iktidar istediğinin farkındaydık elbet. Büyükelçilik işgali tamamen kendiliğinden gelişti. İş yok, güç yok, sokaklardayız. Nice sonra birileri “ABD Büyükelçiliği!..” dedi, oraya doluştuk. Onları koruyacak kimse yoktu zaten, ortalıkta kalmışlardı. Kimimiz diyorduk “Bunlar Şah’ın ajanları, sorgulayalım”, kimimiz diyorduk “Öldürelim”… ABD iki kez işgal tehdidi savurdu ama bir şey yapamadı. Şah’ın kaçışıyla ayaklanma yavaş yavaş söndü. Bunun arkasından ne olacağı belirsizdi. Solun iktidara talip olduğu yoktu. Sonra Humeyni sürgünden döndü.

- TUDEH Humeyni ile ittifak yaptı başlarda…

Evet; Humeyni gelir gelmez, solcusunun dincisinin kardeş olduğunu, bütün taleplerimizin karşılanacağını söyleyip af çıkardı. Kimseyi karşısına almadı. TUDEH dincilerle ortak çalıştı. Camilere gidip onlarla ortak bildiriler dağıtıyorduk. Humeyni ise silahlı kesimleri öldürmekle işe başladı. Mücahitler silahlıydı, onlardan binlercesini imha etti. Bir şehirde bomba patlattılar, kendileri yaptılar, 72 kişi öldü. Bunu bahane ederek Rafsancani’yi öldürdüler, Hamaney’i vurdular. İran-Irak Savaşı’nı başlattılar. Humeyni, “Hz. Ali’nin, Hz. İmam Hüseyin’in rüyasıdır; Kerbela bizimdir” diyerek propagandaya başladı. ABD destekledi. 8 yıl ülkeye yazık etti. Sekiz yıl savaş yaşadık. Bizim evimiz o zaman Tebriz’deydi, hamileydim; atılan bir bombayla dört katlı evimiz ikiye ayrıldı. Ben ‘Canımın yarısı gitti, her tarafım ayrıldı’ sandım; ölmedim. TUDEH böyle bir savaşta “Vatanımızı savunmalıyız!” diyerek savaş savunuculuğu yaptı. ’89-90’da savaş bittiğinde kafalarımız karmakarışıktı. Dincilerle ittifakın sonuçlarının şaşkınlığını yaşıyorduk. “Sosyalist” diye canımı verirdim, Sovyetler’in Afganistan işgalini sorguluyorduk ve doğru bulmuyorduk. Humeyni bize de; “Gelin isimlerinizi yazdırın, artık Şah devri kapandı” çağrısı yaptı. Sıranın bize geldiğini nihayet anlamıştık. O delinin nesine güvenecektik? Yeraltına çekildik. Ben de yarılegal yaşamaya başladım.

- Bu tek tek kişilerin tavrı mıydı, yoksa?..


Hayır, TUDEH yeraltına çekildi. Çekilene kadar da iş işten çoktan geçti. MK’yı tümden öldürdüler. Sol kesimin birçoğunu öldürdüler; kalanları da hapse doldurdular. Solcularla dincilerin ayrışması cezaevlerinde başladı. Zaten cezaevlerinde, dincilere daha yumuşak davranıyorlardı. Solculara belki Gorki’nin romanı türünden şeyler veriyorlardı, ama başka hiçbir hakları yoktu. O güne kadar beraber hareket ettiğimiz dinciler, “Bunlar kafirdir, ateisttir” diyerek bölümlerini ayırdılar. Sonra, solculara “Müslüman olacak mısın olmayacak mısın?” diye sorup “Hayır!” diyenleri öldürdüler. 5-6 bin kişi öldürüldü o zindanlarda. Çoğunun adı daha yeni yeni öğreniliyor.

- Geriye dönüp baktığınızda devrimin yenilgiye uğramasındaki hatalar nelerdi?

Biz o kadar kitlesel gözükürken bile kendi halkımızı tanımıyorduk. Kendi tarihimizi bilmiyorduk. Osmanlı, benim yaşadığım şehri yüzyıllar boyu işgal altında tutmuş bunu bilmiyordum. Ama Almanya’nın, Rusya’nın tarihini çok iyi biliyorduk. Rusya’da eğitim görüyorduk. Marks, Engels, Lenin okuyorduk. Okuduklarımız bir yerde, bizim ülkemiz bir yerdeydi. Kapital okuyorduk; bizim ülkemizde Pazar ekonomisi vardı. En fazla montaj sanayi… Almanya’dan, İtalya’dan arabalar gelirdi, İran’da monte edilirdi. Benim Hasan eniştem var bizimle dalga geçerdi; "Bütün dünyaya komünizm gelse en son bu İran’a gelir; siz bu halkı tanımıyorsunuz" diye zorluklarını anlatırdı. Dincilerle ittifakın sonuçlarını anlattım zaten. Bu da aynı tanımamanın sonucuydu. Bizde bir atasözü vardır: "Herkes kendi layığını bulur" (Farsça söylüyor) der. Biz de layığımızı bulduk.

- Son yıllarda İran’da toplumsal yaşamda ne gibi değişiklikler oldu?

İran’a yıllar sonra gidebildim. "Kadınlar ülkenin aynasıdır" demiştim. Başı kapalı kadınların araba kullanmasına çok şaşırdım önce. Evlerde öğrencilere özel ders veriyorlar. Fakat mühendislik de okusalar, tıp da çalışsalar çalışma yaşamının dışındalar. Bizim bir gelin kıza uğradım. Kocası ilkokulu bitirmiş; çalışıp bunu okutuyormuş. Şaşkınlıktan donakaldım. "İran patlarsa kadınların özgürlük isteminden patlayacak" diyorum.

 

24 Kasım 2011 Perşembe

dostluk

Dostluk, gereğince tanımlanamazlardandır ve ancak, yaşamakla anlaşılır.
Şiirin ve aşkın barınmadığı yerde dostluk barınmaz.

Ne dini ne dili ne cinsi ne de kavmiyeti vardır dostluğun. 

Ayağa adım olur, dile söz olur, yaraya merhem, omuza dokunuş olur,yeter iki eli kanda olsa.

Dost, saklayandır, sırtlanandır, paylaşandır.

Dostluk iki dünyayı tutan bir yemin, sonuna kadar sadakat,
Sonuna kadar kefilliktir.

Dostluk gören ve gösteren bir aynadır.

Her dostluk dilini kendi kurar, imtihanı ve icazeti kendindendir.

Dostluk aynı yerde durmak değildir belki.

Daha çok, aynı yöne bakmak, aynı yöne yönelmek ve yürümektir.

Dostluk bir yoldur.

Yarı yolda koymaz,

Nasıl yarı yolda koymazsa gerçek aşklar.

Dost istenilmez, olunur.

Tarifesiz bir mektup gibi gelir.

Dostluk belli bir mahremiyetin eritilip aynı kaba dökülmesiyle oluşan,

Ortak bir mahremiyettir.

Her mahremiyet gibi dostluk da soruların, kelimelerin ve sözlerin bittiği yerdir,

Şiir gibi, aşk gibi....

 
Dost, deniz kıyılarındaki taşlara benzer,önce birer birer toplarsın.
Sonra yavaş yavaş atmaya başlarsın.
Yanlız bazılarını atmayı düşünemezsin bile, kıyamazsın.


 

 


Windows Live™ ile e-posta kutunuzdaki işlevlerin çok ötesine geçin. Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın.

31 Ekim 2011 Pazartesi



Nasılsa öyle yaşanacaktı

Söylenecek bir bahane hep vardır

Ha bugün yalnız

Ha günün ötesi

Seni sevmek

Beni harcamak olmayacaktı

Sana yükledigim anlamları

Senmişsin gibi düşünme

Aldanırsın...

Sen o anlamlarla

Sadece bende varsın

Ben seviyorsam

Sen bahanesin