Arif Babayı her gördüğümde gözüm onun aksayan ayağına takılır ve çocukken ayağını kırdığını düşünürdüm. Bir gün bu merakıma yenik düşüp, Arif Babaya ayağının bu hale nasıl geldiğini sordum.
Arif Baba hatırlamak istemezcesine derin bir nefes çekti, başını salladı. Kanlı gözleri ufukta kaybolan tren misali kapakları içerisinde uzak bir yolculuğa çıktı sanki.
’’Boşver yeğen, kanatma yaramı.’’ dedi.
Onun bu sözü beni daha da meraklandırmıştı. Bir taraftan merakıma yenik düşüp ısrar etmek istiyor, diğer taraftan onun bu yarasını kanatmaya cesaret edemiyordum.
Yılların kurdu Arif Baba, anladı merakımı yenemediğimi. Yaşlılıktan titreyen elleri; öfke dolu gözlerini bana dikti ve anlatmaya başladı.
’’Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Memurluğun muteber meslek sayıldığı dönemde babam devlet memuru idi. Düzenli bir gelirimizin olması bizi bulunduğumuz cevrede sosyal ve ekonomik olarak ön plana çıkarıyordu. Yokluk diğer arkadaşlarımı hayata karşı hırslandırırken, varlık beni sahile fırlatmıştı. En iyi okullarda okudum. Ama benim aklım başka şeylerdeydi. Her neyse lafı uzatmayayım, kısacası ailem benim için her ne yaptıysa,ben hepsini elimin tersiyle ittim ve bir baltaya sap olamadım.
Yine babamın desteği ile devlet memuru oldum. Kısa bir süre sonra evlendirdiler, kendi buldukları akrabamızın kızı ile. İki yılda, iki çocuk yapıp başladık kavgaya. Sonu gelmeyen, bitmek tükenmek bilmeyen kavgalara… Aile içindeki huzursuzluk dayanılacak gibi değildi. Çocuklar yüzünden çekip gidemiyordum.’’
Kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
’’Hani bir lafı vardır, Hitlerin: Karısından uzaklaşan erkek, alkole yaklaşır. diye… Benimki de aynen böyle başladı.’’ dedi ve tekrar geçmişe daldı, anlatmaya devam etti.
’’Unutuyordum dertlerimi bir süreliğine fakat günü tamamladığım hr kadeh bir sonraki gün yetersiz kalıyordu. Artık çok geçti. Bağımlısı olmuştum bu meretin.
Uzak bir ilçesinde çalışıyordum şehrin. Günde iki otobüsün gelip gittiği bu ilçede, mesai bitiminde bindiğimiz otobüs bir saat sonra şehir merkezine geliyordu. Otobüsten inip her aksam pizlendiğim birahaneye ulaşmam beş dakikamı almıyordu.
Yıllarca bu böyle devam etti. Karbon kağıdıyla yaşanmış ömürler gibiydi benimkisi.
Birahaneden eve gidişimin öyküsü her aksam bir başkaydı. Çok içersem garsonlardan biri beni yer altında bulunan birahanenin basamaklarından çıkartıp yola bırakıyordu.
Hemen orada bulunan taksi durağında taksicilik yapan küçük kardeşim de beni evin önüne bırakıyordu. Evin zilini çalıyor ama kapının açılması bekleyemiyordu korkudan.
Ben bile eşim olacak kadını görmemek için çoğu zaman sokakta yatıyordum. Bu döngü hayatimin rutini haline gelmişti.
Uzun bir yolculuktan sonra birahaneye geliyor, bir kaç dost ile demleniyorduk. Çoğunlukla kendi uydurduğum veya hayatın önüme koyduğu ancak benim dokunmaya cesaret edemediğim acılara lokal anestezi yaptıktan sonra sokağın bir köşesinde veya bana çoktan kapanmış olan evimin kapısında uyanıp ayni günü tekrar ediyordum.
Doğal olarak bu durum ekonomik durumumuzu bozmuş, benim devletten aldığım maaş birahane hesabıma yetişmez olmuş,eşime ve çocuklarıma, ailem ve komşular yardım eder olmuştu.
Para getiremeyen erkek olarak benim evdeki itibarımın ise pencere demirlerinden daha ileri olmadığını zaman içerisinde yaşadığım olaylar nedeniyle öğrenmiştim.
Birgün yine iş çıkışı birahaneye gelmiş bir küçük rakı içtikten sonra hafif çakırkeyf bir halde birahanenin merdivenlerini çıkıyordum. Merdivenlerden inen ise ilkokul arkadaşım Hüseyin idi. Bu kafayla en son ne zaman görüştüğümüzü hesaplamam mümkün değildi.
Birbirimize sarıldık. Ayak üstü gidermeye çalıştık yılların özlemini. Olmadı birlikte tekrar indik aşağıya. Bir büyük rakı söyledik. Kısacası bizim özlemimiz dindiğinde ikinci büyük rakı da dip yapmıştı.
Hüseyin işçi olarak Almanya’ya gitmişti. Uzun yıllar orada çalıştıktan sonra kesin dönüş yapmış, nakliye işi ile uğraşmaya başlamıştı memlekette. Hulasa, birahanenin kapanma saati geldiğinde bizim dertlere karşı mukavemetimiz artmış, gönül kapılarımız ve dilimiz açılmaya başlamıştı. Sarmaş dolaş çıktık birahanenin merdivenlerinden. Ben taksi durağına bakıyordum göz ucuyla kardeşim beni eve bıraksın diye. Bir taraftan da "çok sevindim seni gördüğüme, yine görüşelim en kısa zamanda, arayı açmayalım " içeriğinde veda cümleleri kurmaya başlamıştım.
Hüseyin;
-"Arabam hemen şurada, seni eve ben bırakayım." dedi.
Yok, falan dediysem de ikna olmadı ve yürümeye başladık. Hemen yakında ilçe otobüslerinin de kalktığı (eski puturge garajı) bir otopark vardı. Önünde durduğumuz araç karoseri olmayan bir TIR dı. “Bu ne?” dercesine Hüseyin'e bakarken, o açıklama yaptı.
Almanya’da biriktirdiği para ile bu tır'ı almışmış ve henüz karoserini taktıramamışmış.
Yapacak bir şey yoktu. Kapısını açtı aracın. Oldukça yüksek bir araçtı ve bu kafayla tek başımıza araca çıkmamız mümkün değildi. Önce benim araca çıkmama yardım etti. Sonra ben onu çekerek aracın şoför mahalline çıkardım.
Sonrası tam bir faciaydı. Şehri diğer şehirlere bağlayan çevre yolu denilen yolda saat ikiye ye kadar aşağı yukarı gittik-geldik. Bazen durup ağlıyor, bazen birbirimize sarılıyor bazen de öpüşüyorduk. Uyku, göz kapaklarımıza döşek serdiğinde Hüseyin bizim evin kapısında durdurmuştu aracını. Sarıldık, vedalaştık en kısa zamanda yine böyle keyifli bir gece geçirme temennileriyle.
Kardeşimin taksisinde kalan alışkanlıkla kapıyı açtım ve inmek için ayağımı dışarı uzattım.
Kendime geldiğimde bacağımı alçıya almışlardı. Kalabalık hastane odasında aylarca yattım. Ameliyatların biri diğerini izledi. Ruhumdaki kırılganlık bedenimi bu hale getirmişti. Sonrasında hep amortisörleri bozuk araç gibi yürümek zorunda kaldım.
Gerisi malum… Ben, alkol ve sigara bir aile olduk. Her derdimi ve sıkıntımı onlara anlatıyorum mihnetsizce. Ne zaman Hüseyin gelse aklıma ağız dolusu küfrediyorum.
Kader diyorlar.
Keder oluyor hep bana, bu kader dedikleri.
İLKE
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.