Babam beni başkalarına anlatırken, "Çok yaramaz ama dersleri hep pekiyi" der, gurur duyarcasına gözleri ışıldardı. Beş yaşındaydım. Kaydımı yaptırmadan ilkokula gönderdiler. Tomris öğretmen, benim için "Kayıtlı olsaydı, sınıfı geçireceğim ilk öğrencim olurdu."dermiş babama. Haşarı bir çocuktum ama ilkokuldayken hep okul birincisiydim. Bu hep böyle devam etmedi tabi ki.
İlkokulun ikinci sınıfındaydık. Öğretmenler sabah minibüsle şehirden gelirlerdi. Çok severdim öğretmenimi. Gördüğüm en genç ve güzel öğretmendi ve bize çok şey öğretme çabasındaydı. Bizi okutan Nezaket öğretmenin alnı ile burnu arası, diğer insanların aksine "çukur" değil "tepe" idi. Onunla konuşurken gözüm hep o tepe ye takılır, “olmasaydı daha mı güzel olurdu?”nun hesabını yapardım.
Kışın sınıflara soba kurulurdu. Her gün bir öğrenci soba için odun getirir, ilk ders sobayı yakmakla geçerdi. En eziyetli kısmı buydu, güne başlamanın.
Yine zemheri bir ayaz sabahı, sobayı yakmak için uğraşıyorduk. Getirilen odun hiç tutuşacak gibi değildi. Öğretmenimiz; "gazyağı olsa kolayca tutuşur, yoksa bu odunların yanacağı yok" dedi. Sobanın etrafında etten duvar örmüş, ellerimizi birbirine sürerek ısıtmaya çalışıyor, odunların tutuşmasını bekliyorduk.
Bizde gazyağı vardı ama odun getirme ve soba yakma sıramı iki gün önce savuşturmuştum ben.
Nezaket öğretmen çantasından iki buçuk lira çıkartarak bana uzattı. "Git gazyağı getir!" dedi. Evimizle okul arasında okul bahçesi, duvarı ve bir yol vardı. Bir çırpıda koşup beraberimde götürdüğüm cam şişeyi doldurdum evde. Bir parmak kalmıştı şişenin dolmasına. Annem itiraz etti, çok oldu diye. "Parasıyla" deyince ses çıkarmadı ama parayı da benden almadı.
Gazyağını o tarihlerde lambalarda kullanıyorduk, gece evi aydınlatmak ve ders çalışmak için. Bir nevi medeniyetin ışığıydı gaz yağı o tarihlerde. Şimdi düşündükçe gözlerim doluyor. Yoksulluğun diz boyu olduğu günlerdi. Yoksullukla, bakış açın aynı paraleldeyken bunu hissetmen mümkün olmuyor. Farklı hayatlarla mukayese imkânı doğunca görebiliyorsun durumunu.
Nefes nefese sınıfa girdiğimde, soğuktan yanaklarım al al olmuştu. Öğretmenim şişeyi aldı eline, göz hizasına kaldırdı, baktı, dudağını büktü. Sonra odunların üzerine döküp kibriti çaktı. Nihayet o beklenen alevi görmüştük.
"Para nerede?" diye sordu Öğretmenim. Cebimdeydi. Soğuktan uyuşmuş elimi cebime sokup, parayı çıkardım ve avucumun içinde öğretmene gösterdim. Bir hamlede uzandı ve parayı avucumdan alıp çantasına attı.
Her şey bir anda olmuş, elim öylece açık bir halde kalakalmıştım. Soramadım niye aldığını. Akşama kadar bekledim. Belki fazla bulmuştur, bozdurup daha az bir tutarı verecek diye. Ama öğretmen bu konuyu ima eder bir davranışta bile bulunmadı bir daha.
Anneme söyleyemedim bunu. O da bir haftalık harçlığıma saydı gazyağı parasını. Şişe sınıfın kösesinde durdu bir hafta boyunca. Her sabah sobayı tutuşturuyorlardı. Ben bir fırsatını bulup tekmeleyerek parçalamak istiyordum şişeyi. Kendimi kandırılmış hissediyordum.
Öğretmenime olan ilgim gittikçe azaldı. Ne söylerse söylesin kabul edecek ve ikna olacaktım. Sadece bir açıklama yapması yeterdi bana. Yapmadı. Öğrenme hevesim nefrete, günlerim eziyete dönüştü. Bedenim okulda, ruhum sokaklarda misket peşinde koşuyordu. Allahtan yıl sonunda Nezaket öğretmenin tayini çıktı ve gitti. Veda ederken elini öpmedim. Kırk yaşındayım hala anlayabilmiş değilim Nezaket öğretmenin bu nezaketsiz davranışının nedenini. Hala bir açıklama bekliyorum... Hayatta mı? Bilmiyorum. Değilse eğer, ben hakkımı helal ediyorum ona.
Neden mi?
Her derde merhem olacağı söylenen zaman, bana, hoşgörümü, acılarımın ve nefretimin üzerine örtecek fırsatı verdi de ondan..
İLKE
Bir solukta okudum, tebrikler.
YanıtlaSil