1860 yılında Kafkasya’dan Sakarya Mağara Köyü’ne göç eden Özkan Ailesinin oğlu Kazım, kardeşleri arsında en ele avuca sığmıyor olanıydı.Ailesi geniş arazilerini işleyerek, at yetiştirerek ve hayvancılık yaparak geçimini sağlıyordu.Kazım’ın en çok ilgisini çeken atlardı. Sabah erkenden uyanır herkesten önce haraya gider, taylarla ilgilenir, atları koşturur, gün kararana dek yanlarından ayrılmazdı. 16 yaşında yine en çok sevdiği işi yaparken geçirdiği kaza O’na hayatı boyunca taşıyacağı emanet bir araza bırakmıştı. Kendi atını koşturuyordu, birdenbire yerde buldu kendini. Sol kolunu bileğinden kırmıştı. Köyde Vahap Amca’ya götürdü annesi O’nu hemen. Vahap Amca sarıp sarmaladı Kazım’ın bileğini, kavanozlarından kullandığı özel ilaçlarıyla. “Tamam” dedi “Bir aya kadar eskisinden sağlam olacak kolun.” Bekledi. Geçmek bilmedi günler. Yine bütün gününü harada geçiriyor ama eskisi kadar rahat olamıyordu. Nihayet kurtulacağı gün geldi sargılardan. Vahap Amca yanılmıştı. Kemik öyle bir kaynamıştı ki kırılan yere, elini artık eskiden olduğu gibi kullanması neredeyse imkansız hale gelmişti. Zamanla alıştı bu haline. Artık köyde bir lakabı olmuştu. O alışıp unutsa da elini, köylüler O’na çoktan “Çolak Kazım” demeye başlamışlardı. Çolak Kazım’ı geçirdiği bu kaza nedeniyle askere de almadılar. Yaşıtları bir bir ayrılırken köyden O kalmıştı atlarıyla baş başa. Günler gelip geçti. Kazım’ın evlilik çağı geldi çattı. 1917’de yirmi iki yaşındayken annesi O’na komşu köylerden birinden güzel mi güzel, çıtı pıtı bir Çerkez kızı bulmuştu Havva. Kimse sormadı belki Havva’ya ama onun da içi ısınmıştı Kazım’a. Evlendiler. Haraya yakın olan arsaya iki katlı kocaman önünde insanı adeta mutlu eden sevimli bir bahçesi olan güzel bir ev yaptılar aile fertleri el birliği ile. Üç tane çocukları olmuştu evliliklerinin altıncı yılına girdiklerinde. Kazım hep şehre iniyordu ama son aylarda sık sık gider olmuştu. Günün birinde Gülsüm’ü getirdi beraberinde. Havva buyur etti misafirini eve. Gülsüm Havva’nın kız kardeşi ile emsaldi. Henüz yirmili yaşlarında güzel ama talihsiz bir kızdı. Varlıklı bir ailesi vardı yine kendilerine uygun bir aileden Orhan’la evlendirmişlerdi O’nu. Evliliklerinin ilk yılında Orhan askere alınmış ve geri dönememişti. Sonra Kazım’la tanışmışlardı şehirde. Gönlü düşmüştü bu adama. Kazım tutup kolundan eve getirmişti işte O’nu ama ya şimdi ne olacaktı. Havva misafirini odada bıraktı, dışarı çıktı. Kocasının yanına yürüdü. “Kimsesi yok mu yoksa?” diye sordu. Kazım “Ben varım ya.”dedi. Havva sustu. Evlerini iki katlı yapmışlardı. Alt katı kullanırlardı zaten üst kata Gülsüm yerleşti. Kırgınlıkları vardı Havva’nın belki ama Gülsüm’e sahip çıktı hep. Ne diyecekti kimse O’na sormamıştı ki zaten. Kavgalarını kendiyle yaptı hep. Gülsüm’e el verdi. Kazım başlarda yanına uğramaz oldu Havva’nın. Gülsüm gebeydi. İlk bebekleri oldu. Nazmiye dedi Kazım O’na. Artık durum o kadar sıradanlaşmıştı ki Havva’nın çocukları Gülsüm Anne diyorlardı bu misafire. Nazmiye’yi Kazım’a üç çocuk vermiş olan Havva büyütüyordu. Gülsüm’ün en büyük yardımcısı olmuştu, ablasıydı. Havva ve Gülsüm ikişer çocuk daha verdiler Kazım’a. Bu iki katlı, güzel bahçeli evde tam dokuz kardeş hep birlikte büyüyorlardı. Havva ve Gülsüm Anne’leri çocuklarını birbirlerinden ayırmıyorlardı. Evin en küçüğü Nizamettin’di; Gülsüm’ün son çocuğu. Yıllar geçmiş evin kızları olan Naciye, Behice, Vahide, Nazmiye ve Nemciye evlilik çağlarına gelmiş, teker teker evden ayrılmaya başlamışlardı. Recep askerden yeni dönmüş, Naci askere uğurlanmıştı. Naci’de döndükten sonra sıra evin en küçüğü Nizamettin’e geldi. Annesi Gülsüm, ablaları Nazmiye ve Necmiye’yi evlendirdikten sonra evde kalan oğlunu askere göndermeye kıyamamıştı. Üzerine titriyordu O’nun. Sekiz kardeş içinde medresede eğitim gören yalnızca Nizamettin’di. İmam olmuştu. Askerliği de bitirice şehirde göreve başlayacaktı, gözyaşlarıyla gönderdi annesi O’nu. Yıllar önce ilk Kocası Orhan’ı da ağlayarak göndermiş dönüşünü görememişti, korkuyordu. Aylar geçmek bilmedi. Gözü yaşlı bekledi durdu oğlunu. Recep ve Naci’yi de evlendirdiler. Nihayet dönüşü yaklaşmıştı Nizamettin’in. Bahçede uğraşırken Gülsüm birden oğlunun sesini duydu. Sarıldı boynuna öptü defalarca. Nizamettin dinlendi birkaç ay evde. Anneleri nasıl özlemişlerse artık O’nu; bir dediğini iki etmiyorlardı. Sonra kız bakmaya başlandı köylerden. Nizamettin hiçbirine tamam demiyordu. İşe başlama zamanı gelmişti. Gülsüm, oğlu sevdalanmış mıdır acaba diye düşünmeden edemiyordu. Öyle ya komşu köylerde Havva’yla birlikte ne kadar güzel kız varsa bulup çıkarmış ama Nizamettin’e beğendirememişlerdi. Şehirden bir ev tutuldu hemen çalışacağı camiye yakın muhitte. Eşyalar aldılar. Havva ile birlikte el birliğiyle tertemiz yaptılar oğullarının evini. Artık Nizamettin orada yaşayacak, çalışmadığı zamanlarda annelerini ve babasını ziyarete gidecekti. Yıllar geçti. Yirmi yedi yaşında hala iki annesi tarafından evlenmeye ikna edilememiş bu genç adam Almanya’ya gitmeye karar verdi birdenbire. Cami imamlığından istifa edecek, 1961 yılında vagon dolusu Almanya’ya göç eden işçilerden biri olacaktı. Gülsüm kabul edemiyordu bunu. Oğluyla haftada bir görüşmeye doyamazken şimdi o kadar uzağa gitmesine nasıl dayanacaktı. Ama inatçıydı Nizamettin, bilirdi annesi. Ne yaptıysa ikna edemedi oğlunu, Almanya’ya uğurladılar Nizamettin’i. Bu gidiş kopuştu aileden aynı zamanda. Artık hiçbir şey eskiden olduğu gibi olmayacaktı. Almanya’da yine mesleğini yağabileceği bir iş buldu. Frankfurt’taydı. Türklerin olduğu bir mahallede camide imamlık yapıyordu. İlk yılında izninin tamamını köyünde annesiyle geçirdi. Sonraki yıllarda birkaç güne inmişti bu ziyaretler. Mahalledeki Türklerden edindiği arkadaşlarıyla İzmir’e gidiyordu izinlerinde. Bu geliş gidiler sırasında Sevim’le tanıştılar. Aşık olmuşlardı birbirlerine. Ailesine götürdü Nizamettin aşık olduğu bu kızı. Annesi niahyet oğlunu evliliğe ikna eden bu güzel kızı beğenmişti. Almanya’ya birlikte gittiler Nizamettin ve Sevim. Evlendiler orada. Evliliklerinin ikinci yılında oğulları Adil dünyaya geldi. Mutluydu Nizamettin, karısını seviyordu. Oğulları gün geçtikçe büyüyor, Karı koca O’nun için her şeyin iyisini istiyorlardı. Bir akşamüzeri camiden çıktı evine dönüyordu yine. Evin önünde polisler vardı. Telaşlandı koştu eve doğru. Polisler bir kaza olduğunu, karısın hastanede durumunun ağır olduğunu söylüyorlardı. Karşıdan karşıya geçerken Sevim ve kucağındaki Adil’e araba çarpmıştı. İnanamıyordu Nizamettin. Polislerle birlikte hastaneye vardıklarında Sevim çoktan kaybetmişti hayatını. Hemşirelerin kucağında Adil olanı biteni anlamış gibi ağlıyor, babasını çağırıyordu sanki. Nizamettin ağlayarak bağrına bastı oğlunu. Çok küçüktü henüz Adil. Nasıl büyütüp adam edecekti Sevim olmadan O’nu tek başına. İçi yanıyordu. Günler acısını hafifletmeye yetmedi ama toparlanmaya çalıştı. Oğlu vardı şimdi. Önce O’nu köye götürüp annesine emanet etmeyi düşündü. Kıyamadı. Ayrılamazdı oğlundan. Daha yeni annesiz kalmışken birde babasından uzak kalsın istemiyordu. Çalışması gerekiyordu. Mahalleden birkaç kadın bakarız biz Adil’e demişlerdi. Çaresiz kabul etti. Günden güne bakımsız kalıp hasta düşmeye başladı Adil. Çok küçüktü henüz. Bir düzene ihtiyacı vardı. Bir gece çok ağlıyordu. Nizamettin yanında yatan oğlunu ne yapsa susturamıyordu. Ateşi vardı çok. Rengi değişiyordu Adil’in. Apar topar komşudan bulduğu arabayla hastaneye götürdü oğlunu. Korkuyordu. Yolda getirirken hastaneye oğlunun sesi çıkmaz olmuştu. Hemen aldılar hemşireler Adil’i. Kapının dışında bekliyordu Nizamettin yüreği ağzında. İçeriden kimseler çıkmıyordu. Ne yapıyorlardı, ne olmuştu Adil’e. Dakikalar geçmek bilmedi. Birden bir doktor çıktı odadan. Yüzü asık, ne zamandır bu haldeydi bebeğiniz, neden geciktiniz bu kadar, kurtaramadık yüksek ateşten kaybettik onu dedi. Nizamettin tutamadı kendini, oğluna ağlıyordu sesinin alabildiğine. Sevim’e ağlıyordu. Kendine ağlıyordu. Yapayalnız kalmış, ne karısına nede oğluna sahip çıkıp koruyamamıştı onları. Nasıl baş edecekti bunca acıyla. Daha karısının ateşi yanarken yüreğinin orta yerinde, oğlu kor etmişti içini. Sakinleştirici verdiler ona. O geceyi hastanede uyku ile uyanıklık arasında ama uykusunda bile ağlayarak geçirdi. Sabah evine döndü. Komşular geldi peşisıra. Kimseden çıt çıkmıyordu, insanlar ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Saatler geçti bir başına kaldı evinde. Kimsesizdi. Yalnızdı. Köye dönmeyi düşündü, dönmeyecekti. Artık neresi olduğu çok önemli değildi nasılsa, nereye gitse acısıda onunla gelecekti. Ölmek istedi. Yapamazdı. Bunca yıldır öğrettiğinin aksine, yazılan vakit gelmeden, kıyamazdı canına. Ama kimseleride istemedi yıllarca. 1983’e kadar 20 yıl boyunca yapayalnız yaşadı evinde. Hergün bir öncekinin aynı yaşayıp gitti. Artık yorulmuştu. Acısı küllensede dumanı duruyordu. Memleketine Sevim’i bulduğu yere dönecekti. Annelerini, babsını çoktan toprağa vermiş, kardeşlerinin hiçbirini arayıp, sormamıştı. Kendi acısı yıllarını almış, ona hiçbir şey bırakmamıştı. İzmir’de bir ev aldı kendine. Sessiz sedasız yerleşti. Bir tek Necmiye’yi aradı. Ablasını. Geldim ben buradayım dedi. İzmirdeyim. Birsüre görüştüler onunla telefonda ama yüzyüze gelmediler hiç. Nemciye dışında hemen hemen kimse bilmiyordu yerini. Arada bir anımsanır, başına gelenler aileyi üzer, konu duruma çoktan alışmış ailede yine öylece kapanırdı. Nazmiye’nin oğlu Muhsin Almanya’ya gitmiş çok aramıştı dayısını. Bulamamıştı. Şimdi Türkiye’ye döndüğünden haberi vardı ama İzmir’de neredeydi kim bilir Nizamettin dayısı. Kimseyle görüşmüyordu. Nasıl bulunacaktı ki. Birgün yolum düşerse diyordu Muhsin, yolum düşerse bulacağım onu. Nizamettin İzmir’e yerleştikten 27 yıl sonra Muhsin de İzmir’e taşındı ailesiyle. Daha gelirken koymuştu aklına bulacaktı dayısını. Yıllardır anlatıp durdukları ama hayal meyal hatırladığı dayısını bulacaktı. Neredeyse bütün köyü aradı. Nemciye Teyzasi, büyük oğlu Salih’in yakın zamanda dayısıyla görüştüğünü belki adresi almış olabileceğini söyledi. Muhsin hemen kuzeni Salih’i aradı. Salih Karşıyaka’da yaşıyor dedi. İyi ama neresindeydi Karşıyaka’nın. Ben bulurum dedi Salih. Seni arayacağım abi, bulup haber vereceğim sana. Birkaç gün sonra bir adres vardı nihayet Muhsin’in elinde. Sabah erkenden kalktı. Evi bulmaya gitti. Dayısı tanıyacak mıydı acaba O’nu. 62 yaşına gelmişti Muhsin. En son çocukken gördüğü bu adamı sokakta görse tanımazdı. Gülüyordu evi ararken bunlara. Nihayet evin önündeydi şimdi. Apartmandan içeri girdi. İkinci kata çıktı. Zili çaldı. Ses yoktu. İkinci kez çaldı, kapı açıldı. Karşısında 76 yaşında, hayatında neredeyse ilk defa gördüğü dayısı duruyordu işte. Nizamettin misafirini tanıyamamıştı. Ben Muhsin Nazmiye’nn büyük oğluyum dedi misafir. Ama Nizamettin o kadar uzaklaşmıstı ki herşeyden, bu misafir onu pek hoşnut etmedi. Uygun olmadığını söyleyerek kapıda ayaküstü sohbetle geçiştirmeye çalıştı bu ziyareti. Muhsin üzülmüştü. Ne diyeceğini bilemiyor, aslında pek bir şey de söylemek istemiyordu artık. İzmir’e taşındım dayı ben, ihtiyacın olursa diye telefonumu bırakayım sana. Ararsın beni bundan böyle dedi. Nizamettin geliyorum hemen deyip, içeriden küçük el teybini getirdi. İsmini, telefonunu buraya söyle, ben ararım seni dedi. Muhsin biliyordu, dayısı onu hiç aramayacaktı. Ben gidiyorum artık, var mı bir isteğin diye sordu son kez. Nizamettin kusura bakma, davet edemedim seni içeri, çok müsait değildi ev, sağ olasın ararım seni dedi sadece. Nizamettin kapısını kapattı, evine girdi. Muhsin evinin yolunu tuttu, dayısını anlamaya çalışarak.
Kanepesine oturup, dalgın gözlerle dışarıya baktı Nizamettin. Yorgundu. Üşüyordu. Ses çıksın istemiyordu. O, oğluyla karısına gideceği günü bekliyordu sabırsızlıkla…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.